Berlin Duvarı yıkılmasaydı, ne olurdu? Ruslar soğuk savaş sırasında tamamen farklı bir yol izleselerdi, ne olurdu? Bu soruları, Massive Entertainment’in gerçek zamanlı strateji oyunu World in Conflict yanıtlıyor. Burada olaylar (tarihsel bakımdan) farklı gelişiyor ve bu bildiğimiz dünya tarihine hiç benzemiyor.
Ruslar geliyor…

Avrupa’da soğuk savaş sıcak savaşa dönüşmüş ve Amerikalılar askerlerinin hemen hepsini cepheye göndermişken, Ruslar, ABD’nin kuzeybatısındaki Seattle eyaletine beklenmeyen bir saldırıda bulunuyor ve Amerikan toprağını işgal etmeyi başarıyorlar. Askerler hızla ilerliyorlar ve bu nedenle de Amerikalılar, ordularını Avrupa’dan çekerek ülke savunması için geri çağırmak zorunda kalıyorlar. Buradan yola çıkarak, kendimizi, piyasada tutulan bir oyunun taklidi ya da devamı niteliğinde bir oyun yerine, gerçek zamanlı strateji oyunlarının en iyilerinden biri olan World in Conflict’in dünyasında buluyoruz.
Farklı ama yine de aynı

World in Conflict, gerçek zamanlı strateji oyunlarının sarsılmaz tahtında oturan liderleri ile karşılaştırıldığında birçok şeyi farklı ve oldukça da iyi yapmakta. Oyunu alışılmış olduğundan farklı olarak, sadece fare ile kontrol etmeniz gerekmiyor. Askerler hâlâ kablolu (veya lazerli) fare ile seçilip gönderiliyor ancak, kamera, fare ve (WASD ile çılgın gibi ateş eden için son derece normal olan) klavye tuşlarının bir arada kullanılmasıyla hareket ettirilir. Oyunda savaşa girmeyi kolaylaştırmak için (ki kanımızca kumanda fonksiyonları sezgiye dayalı olarak öğrenmeye oldukça elverişli), başlangıçta oyuncuya çok aşamalı öğrenme bölümü olan tutorial bölümünde yol gösteren Çavuş Parker’ın sunduğu bir girişe yer verilmiş. Bu bölüm son derece bilgilendirici olmakla beraber, aynı zamanda uzun ve sıkıcı.
World in Conflict’te, alıştığımızdan farklı olarak, üs binası oyundan tamamıyla çıkarılmış. Takviye birlik “ısmarlamak” mümkün olsa da, bu birlikler doğrudan savaş alanında oluşturulmuyor, belirli noktalara helikopterlerle indiriliyorlar. World in Conflict, alıştığımız kaynak toplama olayını da ortadan kaldırmış. Takviye puanları olarak adlandırılan sabit bir miktar puan her görevin başında size otomatikman veriliyor. Bu puanları daha sonra farklı birlikler için kullanabilirsiniz. Birliklerden birini savaşta kaybetmeniz halinde takviye puanlar size geri veriliyor ve bunlarla yeni birlikler alabiliyorsunuz. Eğer (yanlışlıkla) ihtiyacınız olmayan bir birlik alırsanız, sadece, “birliği savaş alanından çek” düğmesine tıklamanız yeterli ve takviye puanlar size tekrar geri verilir.
Kumandalara alışıp, farklı sınıfların avantaj ve dezavantajlarını keşfettikten sonra Seattle’ı savunmak için savaşa girebilirsiniz.
Çeşitlilik ve yenilik dolu
World in Conflict her açıdan süper bir oyun. Harika grafiklerinin yanı sıra (ki bunlara daha sonra değineceğiz) 14 farklı görev ve bunların hikayelerinin birçok şaşırtıcı dönüm noktası bulunuyor. Yeni işgal ettiğimiz noktaları, düşmanın karşı saldırısı nedeniyle hemen boşaltma olasılığına karşı daima hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bunlar bize “Albay Sawyer” adında bir Pentagon subayı tarafından telsiz ile daima bildiriliyor.
Genelde telsizle haberleşme özelliği gerçekten çok iyi. Görevle ilgili emirlerin yanı sıra, aslında biraz korkak olan Yüzbaşı Bannon’un yorumlarını da telsiz üzerinden duyuyoruz. Örneğin, Albay Sawyer’in “İyi iş başardın Parker” dediğini ve hemen ardından Bannon’un, “Bu görev bana hiç de zor gelmedi Albayım,” şeklindeki yanıtını duyabiliyoruz.
Hikayenin gelişimini sağlayan ara sahneler, harika animasyonlara sahip grafikleri ile World in Conflict motorunun gücünü sergiliyor. Hikaye ilerledikçe, baş roldeki kahramanları da yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. Bunlar, bu tip diğer oyunlarda olduğu gibi birden gökten zembille inmiyor. Aksine, her karakterin kendine özgü kişisel bir hikayesi bulunuyor. Bu nedenle, tek kişilik kampanyalar sırasında savaş alanındaki komutanlara sempati duymaya başlıyoruz. Etkileyici (bazen de bunaltıcı) savaş atmosferine rağmen, Massive Entertainment’deki oyun geliştiriciler, oyuna bazı komik unsurlar ilave etmeden duramamışlar. Örneğin, Özgürlük Anıtı’nın başarıyla kurtarılmasından hemen sonra, Michael Bay’in The Rock (1996) filminden alıntı olan bir ara sahne seyrediyoruz. Bu sahnede, Albay Sawyer “Yeşil duman, orada yeşil duman görülüyor! Eagle 6, geri dön!” diye bağırırken, avcı jetlerinin ölümcül yüklerini bırakmadan hemen önce dönüş yapmaya başladıklarını görüyoruz.
Görevler

Daha önce de belirttiğimiz gibi, World in Conflict’te her biri 60 dakika oyun süresine sahip 14 görev bulunuyor. İlk birkaç görevi, Amerika Birleşik Devletleri’nin savunmasıyla geçiriyoruz. Daha sonra oyun bizi aniden iki ay öncesine geri döndürüyor. Burada, Fransa ve Norveç’in işgalinden önce, yolumuzu gelecekte işimize yarayabilecek şekilde belirlememiz gerekiyor. Aynı zamanda hikayeyi ve ana karakterleri daha yakından inceleme imkanımız da oluyor. Düşman hattının arkasındaki görevlerimizi başarıyla tamamladıktan sonra, oyun bizi yeniden “şimdiki zamana” döndürüyor ve Varşova Paktı kuvvetlerini ABD’den kovmak için uğraşıyoruz.
Görevler farklı olsa da seyirleri birkaç istisna dışında oldukça benzer. Birlikleri komuta et, ilerle, karargâhı düşmandan temizle, karargâhı ele geçir ve takviye gelene kadar elinde tut. Ancak eldeki sınırlı sayıda birimle bütün bunları gerçekleştirmek oldukça zor olacağı için birçok görevde gerekli hava desteği alabiliyoruz. Hava saldırısı yapabilmek için, cephane puanı harcamak gerekiyor. Kendi birimlerimiz düşman birimlerini yendikçe de puan kazanıyoruz. Harita üzerinde daima bol sayıda düşman bulunduğundan, bu şekilde puan kazanmak genelde pek sorun olmuyor.
Hedeflenen karargâhları ele geçirebilmek için öncelikle burayı işgal edenlerden kurtarmamız ve sonra da buralarda çabuk tarafından küçük savunma birimleri oluşturmak üzere, birliklerimizi sınır noktalarına (genelde bunlardan üçü birbiriyle bağlantılıdır) yollamamız gerekiyor. Birbiriyle bağlantılı üç sınır noktasını ele geçirmemiz halinde, sözkonusu karargâh artık savunmamız gereken bize ait bir karargâh haline geliyor. İki veya üç sınır noktası taktik açıdan pek bir zorluk çıkarmıyor. Ancak bundan fazlası, hangi sınır noktasından başlayacağınıza ve hangi noktaya kaç birlik yollayacağınıza karar vermenizi güçleştirerek oyunu da bayağı zor hale getiriyor. Bunun için gerekli takviye puanları da, daha önce de bahsettiğimiz gibi, oldukça sınırlı. Bu nedenle, burada stratejik ve taktik düşünce önem kazanıyor.
“Savaşın durumuna” göre değişen ana görevlerin yanı sıra, her bir haritada ikincil görevler de bulunuyor, fakat bunların tamamlanması zorunlu değil. Ancak bunları tamamlamanız kendi lehinize, çünkü bunlar ana görevleri başarıyla yerine getirmenize yardımcı oluyorlar.
Çoklu Oyuncu Modu
Aslında bu konuda tek bir cümle söylemek yeterli. World in Conflict halen Cyberathlete Professional League (Siberatlet Profesyonel Ligi) CPL’ye ve Electronic Sports League (Elektronik Spor Ligi) ESL’ye kabul edilmiş bir oyun. Daha en başından, muhteşem bir çoklu oyuncu modlu bir oyun ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Tekli oyuncu modundan farklı olarak, çoklu oyunculu modda Rus tarafını da oynayabiliyorsunuz.
World in Conflict, hayranlarına üç farklı çoklu oyuncu modu sunuyor: Domination (Hakimiyet), Assault (Taarruz) ve Tug-of-War (Müthiş Çekişme). Hakimiyet, yani Domination modunda her iki tarafın da amacı, mümkün olduğunca çok sayıda karargâhı ele geçirmek ve elinde tutmak. Ne kadar çok sayıda karargâhı ne kadar uzun süre elinizde tutarsanız, hakimiyet çubuğu, “domination bar”, o kadar çabuk doluyor. Tekli oyuncu modunda olduğu gibi, bir karargâh, oyunda daire şekliyle gösterilen iki veya üç sınır noktasından oluşuyor. Hakimiyet çubuğunu % 100 dolduran ilk takım veya yirmi dakika sonunda bu göstergeyi en fazla doldurmuş olan takım oyunu kazanıyor.
Taarruz, Assault modu, her biri en çok yirmi dakika süren iki bölüm halinde oynanıyor. Saldıran takım, belirli sayıda karargâhı tek tek ele geçirmek, karşı takım ise bunları savunmak zorunda. Yirmi dakika sonra takımlar rollerini değiştiriyorlar. İkinci bölümün sonucunda, takımlardan hangisinin daha hızlı ve daha etkili olduğuna oyun karar veriyor.
Müthiş Çekişme, Tug-of-War modunda ise, haritada sıra sıra dizilmiş birçok karargâhtan oluşan bir ön cephe çizgisi bulunuyor. Hedef, bu karargâhların tümünü ele geçirmek. Eğer takımlardan biri bunu başarırsa, ön cephe hattını eline geçirmiş ve daha çok “toprak” almış oluyor. Oyun, akımlardan birinin, diğerini haritanın bir kenarına sıkıştırması ile veya oyun başlangıcından 20 dakika sonra sona eriyor. Bu da aslında, savaş alanı sahnesine yerleştirilmiş Amerikan futbolu gibi birşey.
Grafikler ve Sesler

Bu noktada sözü fazla uzatmak istemiyoruz. World in Conflict, şimdiye dek gördüğümüz en iyi strateji oyunu. Her çatışmada, savaş alanını patlamalar ve devasa duman bulutları sarıyor. Sürekli yakınlaştırılabilen ve döner grafikler, bir strateji oyunundan çok, birinci bakıştan vuruş oyunlarını hatırlatıyor. Askerlerin animasyonları bir harika ve zengin ayrıntılara sahip. Her bir piyade askerinin karda yürürken ardında ayak izi bıraktığını görmek, grafikseverleri zevkten dört köşe ediyor. Genellikle kuş bakışı kamera açısıyla oynarken, sık sık oyunu bırakıp harika bir manzarayı veya yakınlaştırılmış bir cephanelik saldırısını seyretmeye daldık. World in Conflict ses olarak da muhteşem bir oyun. 5.1 Dolby sistemi sayesinde, savaş sanki oturma odanızda oluyormuş hissine kapılıyorsunuz. Sadece, askerlere ait ses dosyaları bir süre sonra monotonlaşmaya başlıyor, ama bu genelde oyun keyfini bozmuyor.
MS
Kaynak:GamesRapidShare
Bu Yazıyı Paylaşın