GTA Satış Rekoruyla Geri Döndü


Gangster temalı ‘Büyük Araba Hırsızlığı 4′ (Grand Theft Auto IV - GTA IV) video oyunu bir haftada 400 milyon dolarlık satış geliri ile Hollywood filmlerinin rekorlarına son verecek.

Polis vurma ve sivillere yönelik terör nedeniyle büyük eleştiri alan GTA IV, ABD ile aynı gün satışa sunulduğu İngiltere’de de satış rekoru kırdı. ABD’de salı günü satışa sunulan Grand Theft Auto 4 video oyununun hafta sonuna kadar 400 milyon dolarlık bir satış elde edeceği tahmini yapılırken, bu hafta sonu vizyona girecek olan büyük merakla beklenen ünlü çizgi roman kahramanı Iron Man filminin 2 günde sadece 60 milyon dolar gelir elde etmesi bekleniyor.

Uzun kuyruklar oluştu
Oyunu ilk oynamak isteyen müşteriler, satışa sunulacağı mağazaların önünde gece yarısından itibaren uzun kuyruklar oluşturdu. ABD ve İngiltere’deki birçok mağaza, uzmanların şaheser olarak nitelendirdiği oyunu ilk satın alacaklar için kapılarını gece yarısı müşterilerine açmak zorunda kaldı. Video oyununun bu hafta sonu da mağazalarda uzun kuyruklar oluşturacağı ve sinemalara büyük bir darbe vuracağı tahmini yapılırken oyunseverlerin mükemmel dedikleri GTA 4′ün sinemaların elde ettikleri gişe rekorlarını sollayarak milyar dolarlık gelire doğru gideceği ifade ediliyor.

Eski oyun da rekortmen
GTA IV oyunu ABD’nin yanı sıra İngiltere’de de satış rekoru kırdı. Oyun sadece geçen salı günü 609 bin kopya sattı. Bir önceki rekor da aynı oyunun eski versiyonu olan Grand Theft Auto: San Andreas’a aitti. Bu oyun piyasaya çıktığı 29 Ekim 2004 günü İngiltere’de 501 bin adet satmıştı. Uzmanlar, oyunun satış rekoru kırarak, Microsoft’un Halo 3′ünün satışa sunulduğu ilk haftadaki seviyesini geçmesini ve bu seviyenin 400 milyon doları bulmasını bekliyor.

ChipOnline

Oyunun içeriği ve resimleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için buradaki yazımızdan yararlanabilirsiniz.

your ads here (468x60) - after 1st post.

Gladiatoren 2

Ave Caesar, morituri te salutant – Hail Caesar, ölmek üzere olan bu kişiler sizi selamlıyor. Tarihçiler hala gladyatörlerin imparatorları bu şekilde selamlayıp selamlamadığını tartışsa da, gladyatörlerin Circus Maximus’a girişi tüylerinizi ürpertmek için yeterli olacaktır. Bu hissi Gladiators 2’den alamazsınız ancak tarayıcı tabanlı bir oyun için, hala çok fazla şey başarabiliyor. Sunumla başlıyor. Bir parça metne veya üzücü Flash sahnelerine tıklamaya alışkın olanlar için, Gladiators görkemli. Çarpıcı biçimde ayrıntılı 2B dünyada çeşitli arenalara tıklayarak gladyatörü yönlendiriyorsunuz. Altın, gümüş, güçlendiriciler ve hatta bazen bir iki Euro topluyorsunuz. Her biri kendi özel kabiliyetlerine sahip olan üç karakter sınıfından birini seçiyorsunuz ve ardından silahlar ve diğer dövüş ekipmanlarıyla donatıyorsunuz. Gladyatörünüz hazır olduğundan, 10,000 euronun sizi beklediği arenaya çıkıyor. Şimdi kim bir sonraki Russell Crowe olmak ister?

 

Kaynak:GamesRapidShare

Gears of War 2

17 Kasım 2006, Gears of War oyununun sadece XBOX360 için piyasaya sürüldüğü önemli bir tarihti. Pek çok oyun satıcısı elindeki oyunları bir saat içinde sattı. Halo 3 ve Call of Duty 4’le beraber, bu Microsoft’un Gelecek Nesil konsolunun en başarılı oyunuydu. PC oyunu severler biraz daha sonra, tam olarak ifade etmek gerekirse bir yıl sonra, bu keyfe kavuştular.

Ve o zaman başladı. Takip oyununun çıkacağı yönünde hiç bitmeyen spekülasyon. Bir dergi Mark Rein veya Cliff “Cliffy B.” Bleszinski’yi mikrofonun önünde yakaladığında, yine aynı soru sorulurdu. Gears 2 çıkacak mı? Tekrar ve tekrar aynı cevabı verdiler: düşünüyoruz ancak henüz somut bir şey yok. Epic, ABD’li GamePro dergisinin açıklamasının “tamamen ilgisiz” olduğunu açıkladı. Gears of War 2 bu dergiye veya başka bir dergiye duyurulmamıştı.

Ve 20 Şubat 2008’de haber geldi. 2008 Oyun Geliştiricileri Konferansında, Cliffy B. sahneye çıktı ve birkaç kısa cümleyle Gears of War 2’yi duyurdu. Kısa ama ikna edici teaser toplanan basına Epic’in Gears 2 hakkında ciddi olduğunu gösterdi. “İnternetteki söylentilerle ilgili güzel taraf bazen gerçek olmaları” cümlesiyle ekrandan kayboldu.

Gears 2’yle ilgili daha fazla bilginin kamuya ulaşmasından önce haftalar geçti. Unreal 3.5 motorunun grafik temsili, oyunun ilk birkaç sahnesini gösteriyordu. Bunların nihai oyunda kullanılıp kullanılmayacağı kesin değil. Ayrıca Epic etkileyici su efektleri (maalesef Gears of War’da yoktu), tahrip edilebilir seviye öğeleri (“Bir oyun piyasaya sürüldüğünde oyun severlerin yapmak isteyeceği ilk şey her şeyi tahrip etmektir”) ve aynı zamanda ekranda görülen yüzlerce çekirgeler. “Türbülanslı” elemanlar gibi yeni Unreal 3.5 motoruna yeni ışık ve gölge efektleri de entegre ediliyor. Demo, çok gerçekçi olmayan bir et küpü ve cıva gibi görünen bir et küpüydü.

Oyunun özelliklerine gelecek olursak. Gears of War 2 aslında önceki mükemmel oyundan çok daha fazlasını sunuyor çünkü şöhretine yaslanmayı tercih etmemiş. Gizlenme sistemi çok geniş şekilde elden geçirilmiş. Gears 2’de artık gizlenerek ilerlemek mümkün. Bu, fark edilmeden harika yan manevralar yapmayı sağlıyor. GoW 2’de bu çok gerekiyor çünkü belirttiğim çekirgelerin yanı sıra, Kantus keşişleri de kötü adamlardan. Maalesef bunlar, öldürülen çekirgeleri tekrar hayata getirebiliyor. Bu nedenle öncelikle savaşlarda Şamanları öldürmek gerekiyor. Yeni silahların, mükemmel hale getirilen (muhtemelen daha kanlı) testere ve yeni ekip üyelerinin (Tai Kaliso ve Dizzy) yanı sıra, bir araç seviyesi bulunuyor. Bu sefer Centaur tankı da var.

Ölen takım arkadaşlarınızın künyelerini hatırlıyor musunuz? GoW’de her seviyede titiz arama yapmak gereken az çok bir simülasyon vardı. Gears 2’de biraz farklı. Künyeleri artık daha yakından inceleyebiliyor ve künye “sahibi” hakkında daha fazla bilgi alabiliyorsunuz.

 

Kaynak:GamesRapidShare

Fallout 3

Her şey harap, hiçbir şey eskisi gibi değil. Kendinize bir sorun eskiden nasıldı? Dışarıya bir bakın, anlayacaksınız. Dışarıda ağaçlar ve bitkiler görüyor musunuz, çatılardaki kuşlar, ince bulutların arkasındaki güneş? Sokaktaki insanları, trafik ışıklarındaki arabaları ve inşaat sahalarındaki işçileri görüyor musunuz? ABD ve Çin arasında 2077 yılındaki nükleer savaştan bu yana, bunun gibi bir şey görmedik. İyi hatırlayın, çünkü Fallout 3’te tüm bunlar daha iyi bir çağın silik hatıraları…

Serinin fanatikleri Fallout 2’nin “gerçek” bir devam oyunu için on yıldır bekliyordu. Beklentiler de son derece yüksek. Oblivion’u ortaya çıkaran geliştirici Bethesda ile işaretler, Fallout 3’ün büyük bir hit olacağı yönünde. Bir yandan fanatiklerinin gözlerini yaşlar içinde bırakan bir oyun geliştirmeye çalışmışlar. Öte yandan, Fallout 3 çok sayıda “genç” oyuncuyla fanatik topluluğunu genişletmeyi amaçlıyor. Oyun ekran görüntüleri kadar iyi olursa, Starcraft 2’nin bile birinciliğe aday olması mümkün görünmüyor.

Oblivion’daki son kayıtlı oyunum itibariyle 328 saattir oynuyorum. Tam hastasıyım… Tam bu nedenle, Fallout 3’ten biraz çekiniyorum. Oblivion’u unutulmaz bir deneyim haline getiren şeyin çok fazlasını taşıyor görünüyor. İyileştirilmiş Oblivion motorunu esas alınmış ve farklı alanlara bölünmüş, büyük, özgürce keşfedilebilir bir oyun dünyasına sahipsiniz. Ancak gür kırlar yerine, sadece atık arazileri buluyorsunuz – bir zamanlar gelişen bir kültürün bulunduğu ama sadece harabelerin kaldığı bir yer. Oyun, birinci veya üçüncü kişi perspektifinden oynanıyor. Hikayeniz her insanın hikayesinin başladığı yerde başlıyor, annenizin rahminde. Bir anlamda, bir mağaradan diğerine atlıyorsunuz, çünkü Sığınak 101’de doğmuşsunuz. Bu sığınak, sağlam çelik kapının ardındaki Washington D.C.’deki radyoaktif kirlenmeden sizi koruyor.

Elbette, kısa sürede dilediğiniz gibi bir karakter yaratabiliyorsunuz. “You’re SPECIAL” (Sen Özelsin) adlı bir çocuk kitabını esas alarak, istediğiniz kabiliyetleri seçiyorsunuz. SPECIAL’ın (özel) açılımı, Fallout’un tipik değerleri olan “Güç, Algı, Dayanıklılık, Karizma, Zeka ve Çeviklik” ile “Şans”ı simgeliyor. Ayrıca görünüşünüzü, adınızı ve cinsiyetinizi belirleyebiliyorsunuz. Oyunda önemli bir karakter olan sanal babanızın özellikleri sizin tarafınızdan belirlenmekle kalmayacak, kendisi ayrıca kirlenmiş topraklara doğru cesur maceranızın nedeni olacak. Ama önce kendinizi bir bekçiye tanıtmanız gerekiyor. Pip-Boy 3000’den bahsediyoruz. Pip-Boy 3000, karakterinizi değiştirmenize izin veren bir cihazdan başkası değil. Bu kullanışlı bilek bilgisayarını, mağaradaki onuncu doğum gününüzde hediye olarak alıyorsunuz. Bununla stoklarınızı, siparişlerinizi ya da karakterinizi ve değerlerini yönetebiliyorsunuz. Evet, hatta radyo bile dinleyebilirsiniz! Pip-Boy’u tanıyıp sevdikten, gelişmiş iletişim sistemini denedikten ve birkaç başlangıç seviyesindeki savaş alıştırmasını tamamladıktan sonra, Geiger sayacını kullanmaya başlamanızın zamanı geliyor.

Aşina olduğunuz sığınağın dışında sizi birkaç sürpriz bekliyor. ‘Çelik Kardeşliği’ ya da iri kıyım ‘Süper Mutantlar’ gibi farklı gruplarla tanışıyorsunuz. Hortlakları ve Dev Karıncaları tekrar gördüğünüzde ise mutlu olacağınız kesin. Dövüşler artık gerçek zamanlı, ama durdurulabiliyor ve VATS ile taktik bir çatışma haline gelebiliyor. Sığınağın teknik başarılarından biri olan VATS, ‘Mahzen Teknolojisi Destekli Hedef Sistemi’nin kısaltması. Dövüşleri duraklatarak, rakibe nereden saldırılması gerektiğini VATS ile belirleyebiliyorsunuz. Her rakibin birkaç vuruş kutusu var. VATS bacaklara, kollara, vücuda ve başa saldırıda başarı şansınızı size yüzdeler halinde gösteriyor. Gerçek zamanlı dövüşlerde topladığınız ve elde ettiğiniz aksiyon puanları, bir dizi VATS saldırısını kombine edebilmenizi sağlıyor. Bu şekilde çirkin bir mutantı önce bacaklarından vurarak saldırısını önleyebilirsiniz. Ardından koluna bir salvo ile planladığı saldırıyı engelleyebilirsiniz. Ve son olarak kafasına nişan alarak onu yerin altı metre altına gönderebilirsiniz. VATS’ın yanı sıra daha fazla dövüş ve oyun desteği alıyorsunuz. Dört bacaklı dostumuz dogmeat bir kez daha bizimle birlikte. Bu kez bize dövüşlerde yardımcı oluyor ve sizin için nesneleri, silahları ve ilaçları arıyor. Ona iyi bakın, bir kez öldüğünde tekrar dirilmiyor. Ayrıca uzun bir saldırıdan sonra köpeğinizi kollarınız açık olarak mı yoksa elinizde halı sopasıyla mı karşılayacağınız size kalmış. Ona nasıl davrandığınız hayvanın sadakatini etkilemiyor ama sizin genel havanızı etkiliyor.

Fallout 3 size çok fazla özgürlük sunuyor. Yeni kabiliyetler kazanabiliyorsunuz, örneğin bozuk silahları tamir etmeyi öğrenebilir veya korkulan bir keskin nişancı olabilirsiniz. İstediğiniz gibi sohbet edin ve oyuncu olmayan karakterleri ürküterek ya da kandırarak yeni görevlerin kilidini açın. Görevlerin pek çoğu farklı yöntemlerle çözülebiliyor. Hedefinize doğru mu ilerlersiniz, çılgınca mı hareket edersiniz? Oyunun 200 farklı sonu olduğu tahmin ediliyor. Hangisinin size geleceği oynama tarzınıza bağlı. Yüksek yeniden oynama değeri garanti. Ana görev yaklaşık 20 saat sürüyor ve yan görevler için bir 20 saat daha gerekiyor. Güzel görseller, 40’ların müziği ve Liam Neeson gibi bir yorumcu, oyunun piyasaya çıkışını daha sabırsız beklememe neden oluyor.

EB

Kaynak:GamesRapidShare

GTA IV

Sadece on bir gece daha. Ardından fırlayarak oyun satıcısına gidebilir ve GTA IV’ü elinize alabilirsiniz. Muhtemelen en heyecanla beklenen oyun olarak, 2008’in en çok satan oyunu olacağa benziyor. Bekleme süresini kısaltmak için yatmadan önce GTA IV’le ilgili ayrıntılı ön bilgi almak için bu yazıyı okuyabilirsiniz.

Nico Bellic’in ter damlayan yüzüne hafif bir rüzgar esiyor. Bu kahrolası duruma nasıl geldiğini düşünüyor. Serseri kuzeni Roman. Yalnız, dürüst ve huzuru seven maymun. Nico’nun keşfetmek zorunda kaldığı herhangi bir şey başarmamıştı. Yolculuğuna Doğru Avrupa’dan tamamen farklı mülk ve vaatlerin olduğu fırsatlar ülkesine doğru başlamıştı. Başarılı bir girişimci mi?! Roman mı? Yok! Çok uzak. Ufak bir taksicilik işi yapıyor. Ne fazlası ne azı. Ayrıca kendini sıkıntılara sokmayı da başarıyor. Nico’nun annesi onu daima kız kardeşinin serseri oğlu hakkında SÜREKLİ uyarmıştı. Hiçbir işe yaramayan bir başarısız. Nico hayatında herhangi bir büyük başarı elde etmediğinden değil, hayır. En azından hayatın zorluklarını öğrendi. Ana kuzusu Roman gibi değil. Evet. Kanı sudan daha koyu. Bunun dışında Liberty City’de başka kimseyi tanımıyor. Nico, kuzenini bu beladan kurtarmaya karar verir. Tabiî ki bunun kendisine hiç de yararı olmayacak değil. Amerikan rüyasına inanıyor. Bu ülkede, bu şehirde bir şeyler başarabileceğine inanıyor. Ve onu yıllar önce dolandıran adamı bulmaya ciddi kararlı. Ancak bu bir iki günde olacak gibi değil. Öncelikle hoşuna gitse de gitmese de neşeli palyaço kuzenine katılması gerekiyor. Roman’ın taksi işi, Nico’ya göre ideal giriş değil ama en azından bir şey. Liberty City’nin onu, kuzeninin diğer insanların inanmasını istediği kişiye çevirmesi gerekiyor. Zengin ve ünlü olmak istiyor.

Sadece filmle ve oyunlar, bunun yasal yollardan başarılamayacağına sizi inandırmaz. Aslında GTA IV çok da farklı değil. Bir arabaya ihtiyacınız var? Nico bir düğmeye basarak ön camı indirir ve arabayı düz kontak yapar. Bir silah lazım? Polisin tekini dövün. Ama dikkatli olun. Rockstar, oyuncu olmayan karakterlerle gerçekçi etkileşime büyük önem veriyor. Yayalara çok fazla müdahale ederseniz, onları itip kakarsanız veya bir kavga sırasında ya da ateş ederken çok fazla insana görünürseniz, bunu hatırlarlar. Aynı yere daha sonra dönerseniz ve yoldan geçenler sizi hatırlarsa, huzur bekçilerini aramaları uzun sürmeyecektir.

GTA serisinin tamamının bende etkisi aynı olmamıştır. İlk birkaç saat her şey çok eğlenceliydi. Ancak bir aşamada, iyi aktarılmayan hikayeyi kaçırdım ve (hileleri kullanarak) çılgınlaştım. Tekrar ve tekrar. Bu kez GTA’yı geliştirenler hikayeye daha fazla vurgu yapmışlar. Önceki sürümlerin aksine, karakterlerin kararları hikayeyi etkilemiyor. Rockstar güzel bir kahramanlık hikayesi anlatmak istiyor ve kafa karıştırıcı hikaye parçalarıyla ortalığı karıştırmak istemiyor. Bu hikayenin nasıl geliştiği Rockstar’dakiler tarafından iyi bir sır olarak saklanıyor. Tüm taleplerim basit bir cevap alıyor “yorum yok”. Pekala. Şehri sıkılana kadar keşfedemeyeceğiniz anlamına gelmiyor bu, size kalmış bir şey. GTA IV kesinlikle sizi uzun süre oyun klavyesine bağlayacaktır. Evet öldürme çılgınlıklarından dolayı. İstenen Seviyeler sistemi gözden geçirilmiş. Belirli bir alanda çok sayıda suç işlerseniz, İstenen Seviyeniz artıyor. Alandan uzaklaşabiliyorsanız, İstenen Seviyeniz sıfıra düşüyor. Teorik olarak kulağa kolay gelen bu durum, gerçekte inanılmaz zor. Bu yüzden sokakta çılgınca ateş etmeyin. Bunun pek de yararı olmuyor. Gears of War veya Uncharted’da olduğu gibi, Nico gizlenebilir ve sadece ateş etmek için ortaya çıkabilir, bu da çok faydalı. Uyuşturucu teslimatı sırasında arkadaşınızın arkasını kollamak istiyorsanız, hemen ortaya çıkmak istemezsiniz.

Grafikler… evet… grafikler. Bununla ilgili ne söyleyebilirsiniz? İlk ekran görüntülerine ağzı açık kalmayanlar için mesajım. Bu dev, açık oyun dünyasında yükleme gecikmeleri olmadığını söyleyeyim. Grafik öğeleri mevcut rekabetle boy ölçüşemez ancak Rockstar özgür erişilebilir Liberty City metropolü, eğlenceli büyülü sınırlar kombinasyonuyla açığı kapatmış. Gündüzden geceye harika geçiş, muhteşem hava etkileri ve oyunda uygulanan Euphoria fizik motoru GTA IV’ü bugüne kadar hiç kimsenin başaramadığı bir şey yapıyor - gerçekçi bir açık dünya.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

World in Conflict

Berlin Duvarı yıkılmasaydı, ne olurdu? Ruslar soğuk savaş sırasında tamamen farklı bir yol izleselerdi, ne olurdu? Bu soruları, Massive Entertainment’in gerçek zamanlı strateji oyunu World in Conflict yanıtlıyor. Burada olaylar (tarihsel bakımdan) farklı gelişiyor ve bu bildiğimiz dünya tarihine hiç benzemiyor.

Ruslar geliyor…

Avrupa’da soğuk savaş sıcak savaşa dönüşmüş ve Amerikalılar askerlerinin hemen hepsini cepheye göndermişken, Ruslar, ABD’nin kuzeybatısındaki Seattle eyaletine beklenmeyen bir saldırıda bulunuyor ve Amerikan toprağını işgal etmeyi başarıyorlar. Askerler hızla ilerliyorlar ve bu nedenle de Amerikalılar, ordularını Avrupa’dan çekerek ülke savunması için geri çağırmak zorunda kalıyorlar. Buradan yola çıkarak, kendimizi, piyasada tutulan bir oyunun taklidi ya da devamı niteliğinde bir oyun yerine, gerçek zamanlı strateji oyunlarının en iyilerinden biri olan World in Conflict’in dünyasında buluyoruz.

Farklı ama yine de aynı

World in Conflict, gerçek zamanlı strateji oyunlarının sarsılmaz tahtında oturan liderleri ile karşılaştırıldığında birçok şeyi farklı ve oldukça da iyi yapmakta. Oyunu alışılmış olduğundan farklı olarak, sadece fare ile kontrol etmeniz gerekmiyor. Askerler hâlâ kablolu (veya lazerli) fare ile seçilip gönderiliyor ancak, kamera, fare ve (WASD ile çılgın gibi ateş eden için son derece normal olan) klavye tuşlarının bir arada kullanılmasıyla hareket ettirilir. Oyunda savaşa girmeyi kolaylaştırmak için (ki kanımızca kumanda fonksiyonları sezgiye dayalı olarak öğrenmeye oldukça elverişli), başlangıçta oyuncuya çok aşamalı öğrenme bölümü olan tutorial bölümünde yol gösteren Çavuş Parker’ın sunduğu bir girişe yer verilmiş. Bu bölüm son derece bilgilendirici olmakla beraber, aynı zamanda uzun ve sıkıcı.

World in Conflict’te, alıştığımızdan farklı olarak, üs binası oyundan tamamıyla çıkarılmış. Takviye birlik “ısmarlamak” mümkün olsa da, bu birlikler doğrudan savaş alanında oluşturulmuyor, belirli noktalara helikopterlerle indiriliyorlar. World in Conflict, alıştığımız kaynak toplama olayını da ortadan kaldırmış. Takviye puanları olarak adlandırılan sabit bir miktar puan her görevin başında size otomatikman veriliyor. Bu puanları daha sonra farklı birlikler için kullanabilirsiniz. Birliklerden birini savaşta kaybetmeniz halinde takviye puanlar size geri veriliyor ve bunlarla yeni birlikler alabiliyorsunuz. Eğer (yanlışlıkla) ihtiyacınız olmayan bir birlik alırsanız, sadece, “birliği savaş alanından çek” düğmesine tıklamanız yeterli ve takviye puanlar size tekrar geri verilir.

Kumandalara alışıp, farklı sınıfların avantaj ve dezavantajlarını keşfettikten sonra Seattle’ı savunmak için savaşa girebilirsiniz.

Çeşitlilik ve yenilik dolu

World in Conflict her açıdan süper bir oyun. Harika grafiklerinin yanı sıra (ki bunlara daha sonra değineceğiz) 14 farklı görev ve bunların hikayelerinin birçok şaşırtıcı dönüm noktası bulunuyor. Yeni işgal ettiğimiz noktaları, düşmanın karşı saldırısı nedeniyle hemen boşaltma olasılığına karşı daima hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bunlar bize “Albay Sawyer” adında bir Pentagon subayı tarafından telsiz ile daima bildiriliyor.

Genelde telsizle haberleşme özelliği gerçekten çok iyi. Görevle ilgili emirlerin yanı sıra, aslında biraz korkak olan Yüzbaşı Bannon’un yorumlarını da telsiz üzerinden duyuyoruz. Örneğin, Albay Sawyer’in “İyi iş başardın Parker” dediğini ve hemen ardından Bannon’un, “Bu görev bana hiç de zor gelmedi Albayım,” şeklindeki yanıtını duyabiliyoruz.

Hikayenin gelişimini sağlayan ara sahneler, harika animasyonlara sahip grafikleri ile World in Conflict motorunun gücünü sergiliyor. Hikaye ilerledikçe, baş roldeki kahramanları da yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. Bunlar, bu tip diğer oyunlarda olduğu gibi birden gökten zembille inmiyor. Aksine, her karakterin kendine özgü kişisel bir hikayesi bulunuyor. Bu nedenle, tek kişilik kampanyalar sırasında savaş alanındaki komutanlara sempati duymaya başlıyoruz. Etkileyici (bazen de bunaltıcı) savaş atmosferine rağmen, Massive Entertainment’deki oyun geliştiriciler, oyuna bazı komik unsurlar ilave etmeden duramamışlar. Örneğin, Özgürlük Anıtı’nın başarıyla kurtarılmasından hemen sonra, Michael Bay’in The Rock (1996) filminden alıntı olan bir ara sahne seyrediyoruz. Bu sahnede, Albay Sawyer “Yeşil duman, orada yeşil duman görülüyor! Eagle 6, geri dön!” diye bağırırken, avcı jetlerinin ölümcül yüklerini bırakmadan hemen önce dönüş yapmaya başladıklarını görüyoruz.

Görevler

Daha önce de belirttiğimiz gibi, World in Conflict’te her biri 60 dakika oyun süresine sahip 14 görev bulunuyor. İlk birkaç görevi, Amerika Birleşik Devletleri’nin savunmasıyla geçiriyoruz. Daha sonra oyun bizi aniden iki ay öncesine geri döndürüyor. Burada, Fransa ve Norveç’in işgalinden önce, yolumuzu gelecekte işimize yarayabilecek şekilde belirlememiz gerekiyor. Aynı zamanda hikayeyi ve ana karakterleri daha yakından inceleme imkanımız da oluyor. Düşman hattının arkasındaki görevlerimizi başarıyla tamamladıktan sonra, oyun bizi yeniden “şimdiki zamana” döndürüyor ve Varşova Paktı kuvvetlerini ABD’den kovmak için uğraşıyoruz.

Görevler farklı olsa da seyirleri birkaç istisna dışında oldukça benzer. Birlikleri komuta et, ilerle, karargâhı düşmandan temizle, karargâhı ele geçir ve takviye gelene kadar elinde tut. Ancak eldeki sınırlı sayıda birimle bütün bunları gerçekleştirmek oldukça zor olacağı için birçok görevde gerekli hava desteği alabiliyoruz. Hava saldırısı yapabilmek için, cephane puanı harcamak gerekiyor. Kendi birimlerimiz düşman birimlerini yendikçe de puan kazanıyoruz. Harita üzerinde daima bol sayıda düşman bulunduğundan, bu şekilde puan kazanmak genelde pek sorun olmuyor.

Hedeflenen karargâhları ele geçirebilmek için öncelikle burayı işgal edenlerden kurtarmamız ve sonra da buralarda çabuk tarafından küçük savunma birimleri oluşturmak üzere, birliklerimizi sınır noktalarına (genelde bunlardan üçü birbiriyle bağlantılıdır) yollamamız gerekiyor. Birbiriyle bağlantılı üç sınır noktasını ele geçirmemiz halinde, sözkonusu karargâh artık savunmamız gereken bize ait bir karargâh haline geliyor. İki veya üç sınır noktası taktik açıdan pek bir zorluk çıkarmıyor. Ancak bundan fazlası, hangi sınır noktasından başlayacağınıza ve hangi noktaya kaç birlik yollayacağınıza karar vermenizi güçleştirerek oyunu da bayağı zor hale getiriyor. Bunun için gerekli takviye puanları da, daha önce de bahsettiğimiz gibi, oldukça sınırlı. Bu nedenle, burada stratejik ve taktik düşünce önem kazanıyor.

“Savaşın durumuna” göre değişen ana görevlerin yanı sıra, her bir haritada ikincil görevler de bulunuyor, fakat bunların tamamlanması zorunlu değil. Ancak bunları tamamlamanız kendi lehinize, çünkü bunlar ana görevleri başarıyla yerine getirmenize yardımcı oluyorlar.

Çoklu Oyuncu Modu

Aslında bu konuda tek bir cümle söylemek yeterli. World in Conflict halen Cyberathlete Professional League (Siberatlet Profesyonel Ligi) CPL’ye ve Electronic Sports League (Elektronik Spor Ligi) ESL’ye kabul edilmiş bir oyun. Daha en başından, muhteşem bir çoklu oyuncu modlu bir oyun ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Tekli oyuncu modundan farklı olarak, çoklu oyunculu modda Rus tarafını da oynayabiliyorsunuz.

World in Conflict, hayranlarına üç farklı çoklu oyuncu modu sunuyor: Domination (Hakimiyet), Assault (Taarruz) ve Tug-of-War (Müthiş Çekişme). Hakimiyet, yani Domination modunda her iki tarafın da amacı, mümkün olduğunca çok sayıda karargâhı ele geçirmek ve elinde tutmak. Ne kadar çok sayıda karargâhı ne kadar uzun süre elinizde tutarsanız, hakimiyet çubuğu, “domination bar”, o kadar çabuk doluyor. Tekli oyuncu modunda olduğu gibi, bir karargâh, oyunda daire şekliyle gösterilen iki veya üç sınır noktasından oluşuyor. Hakimiyet çubuğunu % 100 dolduran ilk takım veya yirmi dakika sonunda bu göstergeyi en fazla doldurmuş olan takım oyunu kazanıyor.

Taarruz, Assault modu, her biri en çok yirmi dakika süren iki bölüm halinde oynanıyor. Saldıran takım, belirli sayıda karargâhı tek tek ele geçirmek, karşı takım ise bunları savunmak zorunda. Yirmi dakika sonra takımlar rollerini değiştiriyorlar. İkinci bölümün sonucunda, takımlardan hangisinin daha hızlı ve daha etkili olduğuna oyun karar veriyor.

Müthiş Çekişme, Tug-of-War modunda ise, haritada sıra sıra dizilmiş birçok karargâhtan oluşan bir ön cephe çizgisi bulunuyor. Hedef, bu karargâhların tümünü ele geçirmek. Eğer takımlardan biri bunu başarırsa, ön cephe hattını eline geçirmiş ve daha çok “toprak” almış oluyor. Oyun, akımlardan birinin, diğerini haritanın bir kenarına sıkıştırması ile veya oyun başlangıcından 20 dakika sonra sona eriyor. Bu da aslında, savaş alanı sahnesine yerleştirilmiş Amerikan futbolu gibi birşey.

Grafikler ve Sesler

Bu noktada sözü fazla uzatmak istemiyoruz. World in Conflict, şimdiye dek gördüğümüz en iyi strateji oyunu. Her çatışmada, savaş alanını patlamalar ve devasa duman bulutları sarıyor. Sürekli yakınlaştırılabilen ve döner grafikler, bir strateji oyunundan çok, birinci bakıştan vuruş oyunlarını hatırlatıyor. Askerlerin animasyonları bir harika ve zengin ayrıntılara sahip. Her bir piyade askerinin karda yürürken ardında ayak izi bıraktığını görmek, grafikseverleri zevkten dört köşe ediyor. Genellikle kuş bakışı kamera açısıyla oynarken, sık sık oyunu bırakıp harika bir manzarayı veya yakınlaştırılmış bir cephanelik saldırısını seyretmeye daldık. World in Conflict ses olarak da muhteşem bir oyun. 5.1 Dolby sistemi sayesinde, savaş sanki oturma odanızda oluyormuş hissine kapılıyorsunuz. Sadece, askerlere ait ses dosyaları bir süre sonra monotonlaşmaya başlıyor, ama bu genelde oyun keyfini bozmuyor.

MS

 

Kaynak:GamesRapidShare

World in Conflict

Berlin Duvarı yıkılmasaydı, ne olurdu? Ruslar soğuk savaş sırasında tamamen farklı bir yol izleselerdi, ne olurdu? Bu soruları, Massive Entertainment’in gerçek zamanlı strateji oyunu World in Conflict yanıtlıyor. Burada olaylar (tarihsel bakımdan) farklı gelişiyor ve bu bildiğimiz dünya tarihine hiç benzemiyor.

Ruslar geliyor…

Avrupa’da soğuk savaş sıcak savaşa dönüşmüş ve Amerikalılar askerlerinin hemen hepsini cepheye göndermişken, Ruslar, ABD’nin kuzeybatısındaki Seattle eyaletine beklenmeyen bir saldırıda bulunuyor ve Amerikan toprağını işgal etmeyi başarıyorlar. Askerler hızla ilerliyorlar ve bu nedenle de Amerikalılar, ordularını Avrupa’dan çekerek ülke savunması için geri çağırmak zorunda kalıyorlar. Buradan yola çıkarak, kendimizi, piyasada tutulan bir oyunun taklidi ya da devamı niteliğinde bir oyun yerine, gerçek zamanlı strateji oyunlarının en iyilerinden biri olan World in Conflict’in dünyasında buluyoruz.

Farklı ama yine de aynı

World in Conflict, gerçek zamanlı strateji oyunlarının sarsılmaz tahtında oturan liderleri ile karşılaştırıldığında birçok şeyi farklı ve oldukça da iyi yapmakta. Oyunu alışılmış olduğundan farklı olarak, sadece fare ile kontrol etmeniz gerekmiyor. Askerler hâlâ kablolu (veya lazerli) fare ile seçilip gönderiliyor ancak, kamera, fare ve (WASD ile çılgın gibi ateş eden için son derece normal olan) klavye tuşlarının bir arada kullanılmasıyla hareket ettirilir. Oyunda savaşa girmeyi kolaylaştırmak için (ki kanımızca kumanda fonksiyonları sezgiye dayalı olarak öğrenmeye oldukça elverişli), başlangıçta oyuncuya çok aşamalı öğrenme bölümü olan tutorial bölümünde yol gösteren Çavuş Parker’ın sunduğu bir girişe yer verilmiş. Bu bölüm son derece bilgilendirici olmakla beraber, aynı zamanda uzun ve sıkıcı.

World in Conflict’te, alıştığımızdan farklı olarak, üs binası oyundan tamamıyla çıkarılmış. Takviye birlik “ısmarlamak” mümkün olsa da, bu birlikler doğrudan savaş alanında oluşturulmuyor, belirli noktalara helikopterlerle indiriliyorlar. World in Conflict, alıştığımız kaynak toplama olayını da ortadan kaldırmış. Takviye puanları olarak adlandırılan sabit bir miktar puan her görevin başında size otomatikman veriliyor. Bu puanları daha sonra farklı birlikler için kullanabilirsiniz. Birliklerden birini savaşta kaybetmeniz halinde takviye puanlar size geri veriliyor ve bunlarla yeni birlikler alabiliyorsunuz. Eğer (yanlışlıkla) ihtiyacınız olmayan bir birlik alırsanız, sadece, “birliği savaş alanından çek” düğmesine tıklamanız yeterli ve takviye puanlar size tekrar geri verilir.

Kumandalara alışıp, farklı sınıfların avantaj ve dezavantajlarını keşfettikten sonra Seattle’ı savunmak için savaşa girebilirsiniz.

Çeşitlilik ve yenilik dolu

World in Conflict her açıdan süper bir oyun. Harika grafiklerinin yanı sıra (ki bunlara daha sonra değineceğiz) 14 farklı görev ve bunların hikayelerinin birçok şaşırtıcı dönüm noktası bulunuyor. Yeni işgal ettiğimiz noktaları, düşmanın karşı saldırısı nedeniyle hemen boşaltma olasılığına karşı daima hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bunlar bize “Albay Sawyer” adında bir Pentagon subayı tarafından telsiz ile daima bildiriliyor.

Genelde telsizle haberleşme özelliği gerçekten çok iyi. Görevle ilgili emirlerin yanı sıra, aslında biraz korkak olan Yüzbaşı Bannon’un yorumlarını da telsiz üzerinden duyuyoruz. Örneğin, Albay Sawyer’in “İyi iş başardın Parker” dediğini ve hemen ardından Bannon’un, “Bu görev bana hiç de zor gelmedi Albayım,” şeklindeki yanıtını duyabiliyoruz.

Hikayenin gelişimini sağlayan ara sahneler, harika animasyonlara sahip grafikleri ile World in Conflict motorunun gücünü sergiliyor. Hikaye ilerledikçe, baş roldeki kahramanları da yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. Bunlar, bu tip diğer oyunlarda olduğu gibi birden gökten zembille inmiyor. Aksine, her karakterin kendine özgü kişisel bir hikayesi bulunuyor. Bu nedenle, tek kişilik kampanyalar sırasında savaş alanındaki komutanlara sempati duymaya başlıyoruz. Etkileyici (bazen de bunaltıcı) savaş atmosferine rağmen, Massive Entertainment’deki oyun geliştiriciler, oyuna bazı komik unsurlar ilave etmeden duramamışlar. Örneğin, Özgürlük Anıtı’nın başarıyla kurtarılmasından hemen sonra, Michael Bay’in The Rock (1996) filminden alıntı olan bir ara sahne seyrediyoruz. Bu sahnede, Albay Sawyer “Yeşil duman, orada yeşil duman görülüyor! Eagle 6, geri dön!” diye bağırırken, avcı jetlerinin ölümcül yüklerini bırakmadan hemen önce dönüş yapmaya başladıklarını görüyoruz.

Görevler

Daha önce de belirttiğimiz gibi, World in Conflict’te her biri 60 dakika oyun süresine sahip 14 görev bulunuyor. İlk birkaç görevi, Amerika Birleşik Devletleri’nin savunmasıyla geçiriyoruz. Daha sonra oyun bizi aniden iki ay öncesine geri döndürüyor. Burada, Fransa ve Norveç’in işgalinden önce, yolumuzu gelecekte işimize yarayabilecek şekilde belirlememiz gerekiyor. Aynı zamanda hikayeyi ve ana karakterleri daha yakından inceleme imkanımız da oluyor. Düşman hattının arkasındaki görevlerimizi başarıyla tamamladıktan sonra, oyun bizi yeniden “şimdiki zamana” döndürüyor ve Varşova Paktı kuvvetlerini ABD’den kovmak için uğraşıyoruz.

Görevler farklı olsa da seyirleri birkaç istisna dışında oldukça benzer. Birlikleri komuta et, ilerle, karargâhı düşmandan temizle, karargâhı ele geçir ve takviye gelene kadar elinde tut. Ancak eldeki sınırlı sayıda birimle bütün bunları gerçekleştirmek oldukça zor olacağı için birçok görevde gerekli hava desteği alabiliyoruz. Hava saldırısı yapabilmek için, cephane puanı harcamak gerekiyor. Kendi birimlerimiz düşman birimlerini yendikçe de puan kazanıyoruz. Harita üzerinde daima bol sayıda düşman bulunduğundan, bu şekilde puan kazanmak genelde pek sorun olmuyor.

Hedeflenen karargâhları ele geçirebilmek için öncelikle burayı işgal edenlerden kurtarmamız ve sonra da buralarda çabuk tarafından küçük savunma birimleri oluşturmak üzere, birliklerimizi sınır noktalarına (genelde bunlardan üçü birbiriyle bağlantılıdır) yollamamız gerekiyor. Birbiriyle bağlantılı üç sınır noktasını ele geçirmemiz halinde, sözkonusu karargâh artık savunmamız gereken bize ait bir karargâh haline geliyor. İki veya üç sınır noktası taktik açıdan pek bir zorluk çıkarmıyor. Ancak bundan fazlası, hangi sınır noktasından başlayacağınıza ve hangi noktaya kaç birlik yollayacağınıza karar vermenizi güçleştirerek oyunu da bayağı zor hale getiriyor. Bunun için gerekli takviye puanları da, daha önce de bahsettiğimiz gibi, oldukça sınırlı. Bu nedenle, burada stratejik ve taktik düşünce önem kazanıyor.

“Savaşın durumuna” göre değişen ana görevlerin yanı sıra, her bir haritada ikincil görevler de bulunuyor, fakat bunların tamamlanması zorunlu değil. Ancak bunları tamamlamanız kendi lehinize, çünkü bunlar ana görevleri başarıyla yerine getirmenize yardımcı oluyorlar.

Çoklu Oyuncu Modu

Aslında bu konuda tek bir cümle söylemek yeterli. World in Conflict halen Cyberathlete Professional League (Siberatlet Profesyonel Ligi) CPL’ye ve Electronic Sports League (Elektronik Spor Ligi) ESL’ye kabul edilmiş bir oyun. Daha en başından, muhteşem bir çoklu oyuncu modlu bir oyun ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Tekli oyuncu modundan farklı olarak, çoklu oyunculu modda Rus tarafını da oynayabiliyorsunuz.

World in Conflict, hayranlarına üç farklı çoklu oyuncu modu sunuyor: Domination (Hakimiyet), Assault (Taarruz) ve Tug-of-War (Müthiş Çekişme). Hakimiyet, yani Domination modunda her iki tarafın da amacı, mümkün olduğunca çok sayıda karargâhı ele geçirmek ve elinde tutmak. Ne kadar çok sayıda karargâhı ne kadar uzun süre elinizde tutarsanız, hakimiyet çubuğu, “domination bar”, o kadar çabuk doluyor. Tekli oyuncu modunda olduğu gibi, bir karargâh, oyunda daire şekliyle gösterilen iki veya üç sınır noktasından oluşuyor. Hakimiyet çubuğunu % 100 dolduran ilk takım veya yirmi dakika sonunda bu göstergeyi en fazla doldurmuş olan takım oyunu kazanıyor.

Taarruz, Assault modu, her biri en çok yirmi dakika süren iki bölüm halinde oynanıyor. Saldıran takım, belirli sayıda karargâhı tek tek ele geçirmek, karşı takım ise bunları savunmak zorunda. Yirmi dakika sonra takımlar rollerini değiştiriyorlar. İkinci bölümün sonucunda, takımlardan hangisinin daha hızlı ve daha etkili olduğuna oyun karar veriyor.

Müthiş Çekişme, Tug-of-War modunda ise, haritada sıra sıra dizilmiş birçok karargâhtan oluşan bir ön cephe çizgisi bulunuyor. Hedef, bu karargâhların tümünü ele geçirmek. Eğer takımlardan biri bunu başarırsa, ön cephe hattını eline geçirmiş ve daha çok “toprak” almış oluyor. Oyun, akımlardan birinin, diğerini haritanın bir kenarına sıkıştırması ile veya oyun başlangıcından 20 dakika sonra sona eriyor. Bu da aslında, savaş alanı sahnesine yerleştirilmiş Amerikan futbolu gibi birşey.

Grafikler ve Sesler

Bu noktada sözü fazla uzatmak istemiyoruz. World in Conflict, şimdiye dek gördüğümüz en iyi strateji oyunu. Her çatışmada, savaş alanını patlamalar ve devasa duman bulutları sarıyor. Sürekli yakınlaştırılabilen ve döner grafikler, bir strateji oyunundan çok, birinci bakıştan vuruş oyunlarını hatırlatıyor. Askerlerin animasyonları bir harika ve zengin ayrıntılara sahip. Her bir piyade askerinin karda yürürken ardında ayak izi bıraktığını görmek, grafikseverleri zevkten dört köşe ediyor. Genellikle kuş bakışı kamera açısıyla oynarken, sık sık oyunu bırakıp harika bir manzarayı veya yakınlaştırılmış bir cephanelik saldırısını seyretmeye daldık. World in Conflict ses olarak da muhteşem bir oyun. 5.1 Dolby sistemi sayesinde, savaş sanki oturma odanızda oluyormuş hissine kapılıyorsunuz. Sadece, askerlere ait ses dosyaları bir süre sonra monotonlaşmaya başlıyor, ama bu genelde oyun keyfini bozmuyor.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

Viking Battle for Asgard

Adı Skarin. Tanrıça Freya’nın gözdesi, güçlü kuvvetli bir savaşçı. Doğup büyüdüğü topraklar felaketin eşiğinde: Kutsal ve kudretli Odin tarafından Tanrıların aleminden kovulan Tanrıça Hel’in öfkeden gözü kararmış. Ne yazık ki, öfkesini dışa vurmak için, yaşayan ölülerden oluşan bir ordu kurmak ve bu orduyu Midgard’ın beş adası ve ada sakinleri üzerine salmaktan daha iyi bir yol düşünememiş. Bugünlerde Skarin’le konuşmak mümkün değil…

Köyde de hoşbeş kıtlığı var, yani şimdi boş laf etmek yerine yaşanan sıkıntılara son vermek zamanı. Yaşayan ölü savaşçılardan oluşan ordu, çok geçmeden Skarin’in mevcut durumdan ne kadar hoşnutsuz olduğunu hissetmeye başlar. Skarin Midgard’ı temizlemeye girişir ve bunu yaparken de Hel’in diğer yarısını temsil eden iyilik emsali kızkardeşi Tanrıça Freya ile sürekli temas halindedir. Kısa bir süre içinde gövde parçaları havada uçuşmaya başlar. Transformasyondan geçen yaşayan ölülerin kol ve bacaklarını gelişigüzel hareket ettirmelerine rağmen, oyun neredeyse sırf şiddet olsun diye şiddete yer vermiş görünüyor. (PS2 oyunu “The Mark of Kri” saygılarını sunar…) Döğüş sistemi eğlenceli ama biraz da hantal, ve esasen iki hücum ve bir savunma düğmesinden oluşuyor. Birkaç sandık yağmaladıktan, ayaklı vazo kırıp döktükten ve torbalar dolusu altın bulduktan sonra, bir avuç dolusu para karşılığı kendinize yeni kasaplık teknikleri satın alabilirsiniz. Bir ruh savaşçısı (spirit warrior) size düello arenasında birkaç yeni hareket öğretir ve bu da, döğüş sırasında kullandığınız düğmelere az da olsa çeşitlilik getirir. Ayrıca bir demircide silahlarınızı yıldırım, buz ve ateş büyü taşları (runes) ile donattırabilir, levazımatçıdan iyileştirme iksirlerinizi ve alevlenen maşrapalar satın alabilirsiniz.

İlk bakışta standart bir kesip biçme oyunu gibi görünmesine rağmen, sonradan nispeten çeşitlilik içeren bir aksiyon macera oyunu haline geliyor. Görülecek, keşfedilecek ve fethedilecek çok şey var. Cansız vücütları yolun bir yanından diğerine savuran düşman askerleri, arbede başlatan çılgın bir kalabalık ya da saman çöplerinden yapılma hedeflere alevli oklar atan bir çift okçu ile karşılaşabiliyorsunuz… Geri zekalılar… Kapsamlı bir bilgi toplama görevine atılmadan önce yön belirlemeniz, çevreye oranla durum değerlendirmesi yapmanız gerekir. Haritaya bakın, ışınlanma taşlarının (teleport stones) hepsini bulun ve kullanması bir hayli zor olan seyir defterini anlamaya çalışın. Görevler çeşitlilik bakımından biraz kısıtlı, buna rağmen oynamaya devam etmekten kendinizi alamıyorsunuz. Yapılacak ilk iş tutsak Vikingleri özgürlüklerine kavuşturmak ve böylece ordunuzun kuvvetini artırmak. Bu hedefe ulaşmak için; köyleri, taş ocaklarını, eski harabeleri ve bunun gibi düşman tarafından ele geçirilmiş diğer yerleri Hel’in karanlık pençelerinden kurtarmanız gerekiyor. Düşman bölüklerine ya da düşman bulunan mevkilere yaklaştığınızda gökyüzünü bir anda bulutlar kaplıyor ve gerçekten de iç karartıcı bir atmosfer oluşuyor. Yakın çevrenizde henüz varlığınızdan habersiz bir düşman varsa, Skarin otomatik olarak gizlilik moduna geçiyor. Bazen, düşmanınızın yanından ona görünmeden hızla geçip uzaklaşmak istediğinizde bu mod biraz sıkıntı verebiliyor. Skarinin pek hızlı hareket ettiği söylenemez zaten ve ışınlama fonksiyonu da olmasaydı, onun bu yavaş ve rahat yürüyüş temposu kesin dikkatinizin dağılmasına neden olurdu. Gerisin geriye dönüp bulunduğunuz yerden olabilecek en hızlı şekilde uzaklaşmanız gerektiği zamanlarda, Skarin’in bu yavaşlığı gerçekten vahim sonuçlar yaratabiliyor. Kaçınma manevraları kullanarak ilerlemek güdüsü oldukça ağır basıyor…

Tabi ki insanları kurtarmaktan daha fazlasını yapmanız berekiyor. Rahmetli babanızın kayıp borusunu aramak, bir haini bulup ortaya çıkarmak, efsanevi büyü taşının (rune stone) peşinden koşmak, yolları imha etmek, ordunuz için köprüleri alçaltmak, ejderhaları harekete geçirmek gibi görevleri yerine getirmeniz gerekiyor. Bazen geçmeniz gereken yerler görevin ta kendisi haline geliyor ve uçurumları dişinizi tırnağınıza takıp emekleyerek geçmeniz, sarmaşıklara tırmanmanız ve bir kaya çıkıntısından diğerine kendinizi çekip çıkarmanız gerekebiliyor. Kimi zaman da düşman kampından görünmeden geçmeniz ve Splinter Cell oyununu anımsatan stresli anları yaşamanız gerekiyor. Böyle bir durumda düşmanın nöbetçisine arkadan yaklaşıp, borusunu çalıp alarm veremeden işini bitirmeniz lazım. Bu senaryo, önce başın ve başı takiben kolların da gövdeden ayrılmasını bir nebze de olsa haklı kılan tek senaryo. Ama ne yapacaksınız işte… Neredeyse her görev, iğrenç kokan yarı ölü savaşçılardan birkaçının parça parça edilmesini içeriyor. Görevlerin hemen hepsinde çatışma ve hatta savaş var. Belli sayıda Vikingi kurtarıp diğer birkaç görevi tamamlar tamamlamaz çarpışmalar başlıyor. İşte o zaman oyun gerçekten zorlaşıyor. İki ordu birbirine giriyor ve siz de kendinizi bunun tam ortasında buluyorsunuz. Bütün bu karmaşa içinde kontrolü kaybetmek oldukça kolay ve oyun baştan sona neredeyse hiç yavaşlamıyor. Peşimizde bir sürü yabani Viking ve silahımız üzerinde yıldırım taşının yarattığı tılsım ile gerçekten başarılı gerçekleştirilmiş olan grafikler, gerçekten heyecanlı anlar yaşatıyor. Ve yeteri kadar ejderha büyü taşı topladığınızda oyun daha da bir heyecan kazanıyor. Yeterli sayıda taşınız olduğunda ejderhanıza bir hedef veriyorsunuz. Bu hedef kısa bir süre sonra yerle bir olup taş ve kül yığınına dönüşüyor.

Teknoloji açısından bakıldığında Viking, iki tarafı keskin kılıç gibi. Oyunda çok sayıda kaliteli özel efektler, güneş ışıklarının üzerinde dansettiği inanılmaz güzellikte manzaralar ve savaşçılarınızın ayrıntılı modelleri bulunuyor ancak bütün bu olumlu özelliklerin karşısına sürekli çıkan küçük hatalar da bulunuyor. Oyun grafikleri oldukça kuvvetli, ama yine de diğer bazı gelecek nesil oyunların aleminin ötesine gidemiyor. Ara videolar, oyunun kendisi kadar etkileyici değil ve ses efektleri ve altyazılar da, ya son derece başarısız ya da mevcut değil. Bu da açıkçası insanın keyfini kaçırıyor. Enfes İngilizce ses kaydı, Almanca altyazıları ile gayet güzel, yine de Almanca’ya senkronizasyon çok daha iyi sonuç verirdi. Bir de bazı düşmanlar var ki, bunlar hiç akıllıca davranmıyorlar, bazen donuyorlar, hatta bazen de bir yamaç kenarında kendi kendilerini yok ediyorlar. Düşman çeşidi fazlaca zengin değil, yine de oyunun yapay zekalı karakterleri (NPC models) ile birlikte normalde olduğundan daha fazla sayıda. Oyun ve oyunun baş kahramanları biraz daha karakter sahibi olabilirlerdi.

EB

Kaynak:GamesRapidShare

Unreal Tournament 3

Unreal Tournament’ın dördüncüsünde, Epic sadece gerçekten harika bir Warfare (Savaş) modu sunmuyor, aynı zamanda oyunun hızını ürkütücü bir seviyeye yükseltiyor. Ama bunlar seriyi yeni bir zafere taşıyacak mı…?

Unreal Tournament aynı Unreal Tournament ve aynı zamanda Unreal Tournament olmaya da devam ediyor. Seriyi düzenli satın alan bir kişi olarak, oyunun temel ilkelerinde herhangi bir değişiklik yapılmamasına alıştım. İlk göze çarpan dengelemede birtakım ayarlamalar yapılmış ve yeni haritalar var. Ancak bunun de avantajları ve dezavantajları var. Avantaj: İçinde Unreal Tournament olan bir DVD alıyorum ve ne elde edeceğimi biliyorum. Online savaşlar için bana daha fazla eğlence sağlayacak bir oyun satın aldığımı biliyorum. Dezavantaj: “Unreal Tournament”ın sonuna 200X veya sadece bir 3 eki konmuş olsa bile yeni hiçbir şey elde etmeyeceğimi bilerek 45 Euro ödüyorum. Sevdiğimiz modlar duruyor, araçlar da hala orta ve haritalar her zamanki gibi iyi dengelenmiş. Ancak UT3 bu prensibe tamamen bağlı değil. Gerçekten UT2k3 ve UT2k4’in en iyi kısımlar pakete dahil ama Epic aksiyon dolu yeni bir mod, Warfare (Savaş) modu da sunuyor. Warfare’in prensiplerine yeterince uzun bakanlar UT2k3 ve UT2k4’taki Onslaught (Hücum) ve Assault (Saldırı) kombinasyonu üzerine kurulduğunu fark edecektir. Ama kimin umurunda? Benim değil!

Prensip: Her ekibin üssünde koruması gereken bir enerji çekirdeği bulunuyor. Amaç, rakibin enerji kaynağını yok etmek. Haritada birkaç mevki belirtiliyor. A mevkii ele geçirilirse, tarafsız veya karşı ekip tarafından zaten ele geçirilmiş B mevkii ile bağlantı kuruyor. Sadece bu şekilde B mevkii ele geçirilebilir. Ve bu şekilde devam ediyor. Bir ekip haritadaki tüm mevkileri kontrol ettiğinde, ana mevkii ile bağlantı kurulur. Bu düşer düşmez, rakibin enerji çekirdeğinin savunma kalkanları devre dışı kalıyor ve saldırıya açık hale geliyor. Ardından enerji çekirdeğinin “Health” (gücü)’nü 100’den 0’a indirmeniz gerekiyor. Basit geliyor ama değil. Burada gerçekten takım oyunu gerekiyor. Rakibinizin ele geçirmediği bir mevkii geri almak isterseniz, bir takım tarafından kontrol edilir edilmez, öncelikle mevki çevresinde oluşturulmuş savunma kalkanını imha etmelisiniz. Tabi elbette takımınız için tek bir hamleyle kontrol edilen tüm mevkileri ele geçirmeniz imkan tanıyan özel bir gülleye sahip değilseniz. Bu sayede yüksek hızlı bir savaş garanti ediliyor. Haritalara dağıtılabilen çeşitli araçlarla, mevkilerin savaşlarını başlatabiliyorsunuz. Elinizde herhangi bir araç yoksa, hover board (uçan kaykayı) kullanabilirsiniz. Bu, her bir oyuncunun A noktasından B’ye daha hızlı ulaşmasını sağlıyor. Epic, 15’ten fazla araç sunuyor. Axon Goliath tanklı devasa bir organik Necris Darkwalker almak veya rakiplerinizin bacaklarını yandan bıçaklı hızlı bir buggy ile gövdelerinden ayırmak tamamen size bağlı.

Warfare (Savaş) modu, Unreal Tournament 3’teki tek yenilik değil. Quake 3 ve Unreal Tournament aşağı yukarı aynı zamanda piyasaya sunulduğu zaman, UT’nin oynama hızıyla ilgili tartışmaları hatırlıyor musunuz? Evet, tartışma artık sona erdi. Uzun zamandır UT oynayan bir kişi olarak, tempo gerçekten nefes kesici. Roket fırlatıcıyı elinize alır almaz, karanlık bir deliğe bir plazma enerji topu ateşliyorsunuz. Güzel bir giriş…ve aynı zamanda silahlar konusuna iyi bir geçiş. Enforcerlardan Sniper Rifle (Keskin Nişancı Tüfeği) ve Redeemer (Kurtarıcı Silahı)’na kadar her şey, ‘eskisi gibi’. Gerçekten eskisi gibi. Şahsen çok hoşuma gitti.

Tamamen eskisi gibi derken, UT serisinin tamamını kastetmiyorum daha çok kaliteyi ve çok konuşulan UT3 tek oyuncu modunu kastediyorum. Aslında ‘tek oyuncu modu’ demeye cesaret de edemiyorum. Geçiş sekansları şeklindeki iyi bilinen AI maçları arasındaki öykü bu ismi hak etmiyor. Unreal Tournament bir çoklu oyuncu aksiyonu ve hala öyle olmaya devam ediyor. Epic’in bir solo kampanyasıyla unvanı elde etme çabası sadece gereksiz olmakla kalmıyor aynı zamanda kötü. Bu nedenle online savaşlara yaklaşmıyor bile. Çünkü bunlar yerli yerinde.

Sunum açısından, Unreal Tournament 3 mantıksal olarak yeteneklerini gizleyemiyor. Haritalar göze güzel hitap ediyor ve şiddetli Death Match (Ölüm Maçı), Team Death Match (Takım Ölüm Maçı), Capture The Flag (Bayrak Kapma), Capture The Flag With Vehicles (Araçlarla Bayrak Kapma) ve Warfare (Savaş) aksiyonlarına sahne oluyor. İğne keskinliğinde dokular, uygun ses parçalarıyla kalp atışlarınızı hızlandırıyor. Bunun arkasında Unreal 3 Motoru olduğu açık.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

Uncharted Drake’s Fortune

Indiana Jones onunla gurur duyardı herhalde. Uncharted: Drake’s Fortune oyununun ana kahramanı Nathan Drake bu ünlü kırbaç şaklatıcısını yüceltiyor. Onun bir kırbacı olmasa da, sempatik ve insancıl bir karakteri, ayrıca çok sayıda farklı tipte silahları gibi karizmatik özellikleri var. Nate ile birlikte tropik diyarlarda define avı peşinde, çekici ve esprili maceralara koşabilirsiniz.

Muhteşem. Aynen bu kelimeyle tarif edilebilir; Uncharted: Drake’s Fortune’nin başlangıcında, mükemmel bir animasyonla gerçekleştirilmiş denizi ve rengarenk manzarayı görünce resmen mayışıyorsunuz. Bunların yanı sıra, doğuştan bir macera adamı olan Nate’ye hemen kanınız ısınıyor. Yaşlı arkadaşı Sully ve gazeteci Elena ile birlikte, atalarından Sir Francis Drake’nin izini bulmaya çalışıyor. Ancak, El Dorado’nun efsanevi hazinesinin yeni bir sahibi olduğu ortaya çıkıyor ve olaylar pek de planlandığı gibi yürümüyor haliyle.

Hazine aramak için antrenmanlı olmak gerek doğrusu! Yani, hazine ararken önünüze bazı engeller çıkabilir, hem de çeşit çeşit … Hazine peşinde tırmanmak, bulmaca çözmek, dövüşmek ve ateş etmek zorundasınız. Allahtan şanslıyız çünkü Nate birinci sınıf bir söz cambazı olmanın ötesinde, benzetme yerindeyse, çıldırmış bir maymun gibi oradan oraya tırmanabiliyor. Çıldırmış dedik, çünkü bazı ölümcül uçurumlara düşmekten, ancak deli cesaretinin sağlayacağı zıplama ve tırmanma hareketleriyle kurtuluyor. Kaya platosundan bir yamaca doğru uçarken, çıkıntı yapmış kayalara tutunuyor. Usta hareketlerle, bir kayanın kenarından diğer bir kayanın kenarına salınırken, PS3 kumandasındaki hareket sensörü kullanılarak, devrilmiş ağaçların kökleri üzerinde dengesini bulması veya bunu için yeterli kuvveti almak için bir yamaca paralel şarmaşıkla uçması sağlanabiliyor. Tüm tırmanma yolları açık bir şekilde görülmüyor, yolun nasıl devam ettiğini anlayabilmek için önce bulunduğunuz alanda etrafınıza bakınmanız gerekiyor.

Ancak, oyunda sadece dağcıların karşılaşacağı türden zorlukların üstesinden gelmek için iyi gözlere sahip olmak yetmiyor, çünkü ilerlemek için diğer yandan bazı bulmacaları da çözmeniz gerekiyor. Atalarınızdan Sir Francis Drake’ye ait sararmış not defterini her zaman yanınızda taşıdığınızdan, antik figürleri veya nesneleri doğru sınıflandırmak gerektiğinde bundan yardım alabiliyorsunuz. Bazen, cisimleri silahla vurmanız, ateşe vermeniz veya yerlerini değiştirmeniz gerekebiliyor. Bilmeceler aslında pek de zorlayıcı türden değil ama, riskli tırmanışlardan ve yoğun silahlı çatışmalardan sonra, hoş ve eğlenceli bir değişiklik oluyor.

Eğer ortada servet vadeden bir hazine söz konusu ise, birbiriyle mücadele eden bir çok taraf bulunuyor. Herkesin sahip olmak için can attığı altın heykelin önünde karşınıza bronz tenli düşmanlar ve daha sonraları pek o kadar güneş yüzü görmemiş casuslar çıkıyor ve güzellikle konuşmayı kesinlikle reddediyorlar. Kulağınızın dibinden vızıldayarak mermiler geçmeye başlayınca, daire butonunu döndürerek siper almak üzere kendinizi en yakın yere atıyorsunuz. Nate, sütunlara ve duvarlara yapışarak bir konumdan diğerine yuvarlanıyor ve engeller üzerinden tırmanıyor. Her şey tereyağından kıl çeker gibi çok kolay oluyor ve hareketlerin tümü gerçeğe uygun ve inanılası. Dövüşmek kaçınılmaz çünkü rakipleriniz hiç de aptala benzemiyor. Bazen kendi el bombalarına bassalar da, ya da kendilerini el bombası atıcısına koyup diğer tarafa atsalar da, aptalca bulabilirsiniz ama, tuhaf bir şekilde bunlara bir şey olmuyor. Rakipleriniz oldukça atik, öne doğru atılıyor veya size yandan saldırabiliyorlar. Şamar oğlanları da kötekten paylarını alıyorlar. Sinsice yaklaşan hain düşmanları öldürücü yakın dövüş teknikleri ile haklıyor veya bunları yaklaştıkça basit kombine hareketlerle ölesiye pataklıyor. Aslında düşük seviyelerde, kısmen tek bir konumdan hedefini bulan vuruşlarla tüm rakiplerinizi devre dışı bırakabilirsiniz; ancak seviyeler ilerledikçe dolambaçlı ve geniş alanlarda sürekli hareket halinde olmanız, bel hizasından daha sık ateş etmeniz ve oyunda ölmemek için taktikli hareket etmemiz gerekiyor.

Oyunun tüm görkemli grafiklerini görebilmek için, sanal canlarınızı mümkün olduğunca sona saklamaya değer gerçekten de. Rüzgarda dalgalanan farklı türlerde bitkilerle bezenmiş harika orman görüntüleri. Ağaç dallarından aşağı süzülerek gölgelerle oynaşan güneş ışığı. Renkli kuşlar, pırıl pırıl bir gökyüzü altında oradan oraya zıplayan küçük maymunlar ve karanlık kuytularda dolanan pek o kadar da sevimli olmayan yaratıklar, oyuna canlılık katıyorlar. Suya dalıp çıktıktan sonra, muhteşem yansımalara sahip suyun, ıslanan elbiseler üzerinde bıraktığı izleri görmek mümkün. Henüz üzerinizdeki giysiden sular damlarken, kulaklarınızın dibinde, arkalarında duman bulutları bırakarak gerçekçi patlamalarla ortalığı sarsan el bombaları uçmaya başlıyor. Karakterlerin, gözenekleri ve ter damlacıkları seçilebilen yüzlerinde korku ifadesini görmek mümkün. Böyle sayfalarca anlatmak mümkün oyunu, yani tek kelimeyle harika görünüyor. Oyun aynı şekilde kulağa da hitap ediyor. Heyecanlı ve gerilimli epik arka plan müziği oyunun atmosferine katkıda bulunuyor. Güzel bir ilave: Tatmin edici Almanca sürümü istenirse İngilizce olarak veya diğer yaygın dillerde oynanabiliyor, alt yazılar da cabası.

Aslına bakarsanız Uncharted: Drake’s Fortune ne devrim niteliğinde ne de özellikle yenilikçi bir oyun. Seyrek de olsa hareket sensörü PS3 kumandası kısmen kullanılıyor, fakat sadece belirli sayıda isabetli vuruşla veya küçük hazinelerin bulunmasıyla başarı elde edilebilmesi güzel olsa da yeni bir fikir değil. Burada olan her şey, yani tırmanışlar, bulmacalar, çarpışma ve siper alma sistemleri, jiple yapılan takip avı kesinlikle başka oyunlarda da görülmüş özellikler. Yine de bu özel bir oyun, çünkü oyunun tüm bu iyi işleyen ve denenmiş unsurları size bir arada sunuluyor. Özellikle de, hikayesi ile gerçekçi ve bilinen kahramanları, bu oyuna kendine özgü ve olumlu bir hava katıyor. Nathan Drake gerçekten klas bir karakter, nüktedan ve dost canlısı tarzıyla sizi sürekli güldürmeyi başarıyor. Oyunun ayrıca görsel açıdan bir konsol sürümü de var; bununla başka hiçbir oyun boy ölçüşemez gerçekten de.

EB

Kaynak:GamesRapidShare