World in Conflict

Berlin Duvarı yıkılmasaydı, ne olurdu? Ruslar soğuk savaş sırasında tamamen farklı bir yol izleselerdi, ne olurdu? Bu soruları, Massive Entertainment’in gerçek zamanlı strateji oyunu World in Conflict yanıtlıyor. Burada olaylar (tarihsel bakımdan) farklı gelişiyor ve bu bildiğimiz dünya tarihine hiç benzemiyor.

Ruslar geliyor…

Avrupa’da soğuk savaş sıcak savaşa dönüşmüş ve Amerikalılar askerlerinin hemen hepsini cepheye göndermişken, Ruslar, ABD’nin kuzeybatısındaki Seattle eyaletine beklenmeyen bir saldırıda bulunuyor ve Amerikan toprağını işgal etmeyi başarıyorlar. Askerler hızla ilerliyorlar ve bu nedenle de Amerikalılar, ordularını Avrupa’dan çekerek ülke savunması için geri çağırmak zorunda kalıyorlar. Buradan yola çıkarak, kendimizi, piyasada tutulan bir oyunun taklidi ya da devamı niteliğinde bir oyun yerine, gerçek zamanlı strateji oyunlarının en iyilerinden biri olan World in Conflict’in dünyasında buluyoruz.

Farklı ama yine de aynı

World in Conflict, gerçek zamanlı strateji oyunlarının sarsılmaz tahtında oturan liderleri ile karşılaştırıldığında birçok şeyi farklı ve oldukça da iyi yapmakta. Oyunu alışılmış olduğundan farklı olarak, sadece fare ile kontrol etmeniz gerekmiyor. Askerler hâlâ kablolu (veya lazerli) fare ile seçilip gönderiliyor ancak, kamera, fare ve (WASD ile çılgın gibi ateş eden için son derece normal olan) klavye tuşlarının bir arada kullanılmasıyla hareket ettirilir. Oyunda savaşa girmeyi kolaylaştırmak için (ki kanımızca kumanda fonksiyonları sezgiye dayalı olarak öğrenmeye oldukça elverişli), başlangıçta oyuncuya çok aşamalı öğrenme bölümü olan tutorial bölümünde yol gösteren Çavuş Parker’ın sunduğu bir girişe yer verilmiş. Bu bölüm son derece bilgilendirici olmakla beraber, aynı zamanda uzun ve sıkıcı.

World in Conflict’te, alıştığımızdan farklı olarak, üs binası oyundan tamamıyla çıkarılmış. Takviye birlik “ısmarlamak” mümkün olsa da, bu birlikler doğrudan savaş alanında oluşturulmuyor, belirli noktalara helikopterlerle indiriliyorlar. World in Conflict, alıştığımız kaynak toplama olayını da ortadan kaldırmış. Takviye puanları olarak adlandırılan sabit bir miktar puan her görevin başında size otomatikman veriliyor. Bu puanları daha sonra farklı birlikler için kullanabilirsiniz. Birliklerden birini savaşta kaybetmeniz halinde takviye puanlar size geri veriliyor ve bunlarla yeni birlikler alabiliyorsunuz. Eğer (yanlışlıkla) ihtiyacınız olmayan bir birlik alırsanız, sadece, “birliği savaş alanından çek” düğmesine tıklamanız yeterli ve takviye puanlar size tekrar geri verilir.

Kumandalara alışıp, farklı sınıfların avantaj ve dezavantajlarını keşfettikten sonra Seattle’ı savunmak için savaşa girebilirsiniz.

Çeşitlilik ve yenilik dolu

World in Conflict her açıdan süper bir oyun. Harika grafiklerinin yanı sıra (ki bunlara daha sonra değineceğiz) 14 farklı görev ve bunların hikayelerinin birçok şaşırtıcı dönüm noktası bulunuyor. Yeni işgal ettiğimiz noktaları, düşmanın karşı saldırısı nedeniyle hemen boşaltma olasılığına karşı daima hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bunlar bize “Albay Sawyer” adında bir Pentagon subayı tarafından telsiz ile daima bildiriliyor.

Genelde telsizle haberleşme özelliği gerçekten çok iyi. Görevle ilgili emirlerin yanı sıra, aslında biraz korkak olan Yüzbaşı Bannon’un yorumlarını da telsiz üzerinden duyuyoruz. Örneğin, Albay Sawyer’in “İyi iş başardın Parker” dediğini ve hemen ardından Bannon’un, “Bu görev bana hiç de zor gelmedi Albayım,” şeklindeki yanıtını duyabiliyoruz.

Hikayenin gelişimini sağlayan ara sahneler, harika animasyonlara sahip grafikleri ile World in Conflict motorunun gücünü sergiliyor. Hikaye ilerledikçe, baş roldeki kahramanları da yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. Bunlar, bu tip diğer oyunlarda olduğu gibi birden gökten zembille inmiyor. Aksine, her karakterin kendine özgü kişisel bir hikayesi bulunuyor. Bu nedenle, tek kişilik kampanyalar sırasında savaş alanındaki komutanlara sempati duymaya başlıyoruz. Etkileyici (bazen de bunaltıcı) savaş atmosferine rağmen, Massive Entertainment’deki oyun geliştiriciler, oyuna bazı komik unsurlar ilave etmeden duramamışlar. Örneğin, Özgürlük Anıtı’nın başarıyla kurtarılmasından hemen sonra, Michael Bay’in The Rock (1996) filminden alıntı olan bir ara sahne seyrediyoruz. Bu sahnede, Albay Sawyer “Yeşil duman, orada yeşil duman görülüyor! Eagle 6, geri dön!” diye bağırırken, avcı jetlerinin ölümcül yüklerini bırakmadan hemen önce dönüş yapmaya başladıklarını görüyoruz.

Görevler

Daha önce de belirttiğimiz gibi, World in Conflict’te her biri 60 dakika oyun süresine sahip 14 görev bulunuyor. İlk birkaç görevi, Amerika Birleşik Devletleri’nin savunmasıyla geçiriyoruz. Daha sonra oyun bizi aniden iki ay öncesine geri döndürüyor. Burada, Fransa ve Norveç’in işgalinden önce, yolumuzu gelecekte işimize yarayabilecek şekilde belirlememiz gerekiyor. Aynı zamanda hikayeyi ve ana karakterleri daha yakından inceleme imkanımız da oluyor. Düşman hattının arkasındaki görevlerimizi başarıyla tamamladıktan sonra, oyun bizi yeniden “şimdiki zamana” döndürüyor ve Varşova Paktı kuvvetlerini ABD’den kovmak için uğraşıyoruz.

Görevler farklı olsa da seyirleri birkaç istisna dışında oldukça benzer. Birlikleri komuta et, ilerle, karargâhı düşmandan temizle, karargâhı ele geçir ve takviye gelene kadar elinde tut. Ancak eldeki sınırlı sayıda birimle bütün bunları gerçekleştirmek oldukça zor olacağı için birçok görevde gerekli hava desteği alabiliyoruz. Hava saldırısı yapabilmek için, cephane puanı harcamak gerekiyor. Kendi birimlerimiz düşman birimlerini yendikçe de puan kazanıyoruz. Harita üzerinde daima bol sayıda düşman bulunduğundan, bu şekilde puan kazanmak genelde pek sorun olmuyor.

Hedeflenen karargâhları ele geçirebilmek için öncelikle burayı işgal edenlerden kurtarmamız ve sonra da buralarda çabuk tarafından küçük savunma birimleri oluşturmak üzere, birliklerimizi sınır noktalarına (genelde bunlardan üçü birbiriyle bağlantılıdır) yollamamız gerekiyor. Birbiriyle bağlantılı üç sınır noktasını ele geçirmemiz halinde, sözkonusu karargâh artık savunmamız gereken bize ait bir karargâh haline geliyor. İki veya üç sınır noktası taktik açıdan pek bir zorluk çıkarmıyor. Ancak bundan fazlası, hangi sınır noktasından başlayacağınıza ve hangi noktaya kaç birlik yollayacağınıza karar vermenizi güçleştirerek oyunu da bayağı zor hale getiriyor. Bunun için gerekli takviye puanları da, daha önce de bahsettiğimiz gibi, oldukça sınırlı. Bu nedenle, burada stratejik ve taktik düşünce önem kazanıyor.

“Savaşın durumuna” göre değişen ana görevlerin yanı sıra, her bir haritada ikincil görevler de bulunuyor, fakat bunların tamamlanması zorunlu değil. Ancak bunları tamamlamanız kendi lehinize, çünkü bunlar ana görevleri başarıyla yerine getirmenize yardımcı oluyorlar.

Çoklu Oyuncu Modu

Aslında bu konuda tek bir cümle söylemek yeterli. World in Conflict halen Cyberathlete Professional League (Siberatlet Profesyonel Ligi) CPL’ye ve Electronic Sports League (Elektronik Spor Ligi) ESL’ye kabul edilmiş bir oyun. Daha en başından, muhteşem bir çoklu oyuncu modlu bir oyun ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Tekli oyuncu modundan farklı olarak, çoklu oyunculu modda Rus tarafını da oynayabiliyorsunuz.

World in Conflict, hayranlarına üç farklı çoklu oyuncu modu sunuyor: Domination (Hakimiyet), Assault (Taarruz) ve Tug-of-War (Müthiş Çekişme). Hakimiyet, yani Domination modunda her iki tarafın da amacı, mümkün olduğunca çok sayıda karargâhı ele geçirmek ve elinde tutmak. Ne kadar çok sayıda karargâhı ne kadar uzun süre elinizde tutarsanız, hakimiyet çubuğu, “domination bar”, o kadar çabuk doluyor. Tekli oyuncu modunda olduğu gibi, bir karargâh, oyunda daire şekliyle gösterilen iki veya üç sınır noktasından oluşuyor. Hakimiyet çubuğunu % 100 dolduran ilk takım veya yirmi dakika sonunda bu göstergeyi en fazla doldurmuş olan takım oyunu kazanıyor.

Taarruz, Assault modu, her biri en çok yirmi dakika süren iki bölüm halinde oynanıyor. Saldıran takım, belirli sayıda karargâhı tek tek ele geçirmek, karşı takım ise bunları savunmak zorunda. Yirmi dakika sonra takımlar rollerini değiştiriyorlar. İkinci bölümün sonucunda, takımlardan hangisinin daha hızlı ve daha etkili olduğuna oyun karar veriyor.

Müthiş Çekişme, Tug-of-War modunda ise, haritada sıra sıra dizilmiş birçok karargâhtan oluşan bir ön cephe çizgisi bulunuyor. Hedef, bu karargâhların tümünü ele geçirmek. Eğer takımlardan biri bunu başarırsa, ön cephe hattını eline geçirmiş ve daha çok “toprak” almış oluyor. Oyun, akımlardan birinin, diğerini haritanın bir kenarına sıkıştırması ile veya oyun başlangıcından 20 dakika sonra sona eriyor. Bu da aslında, savaş alanı sahnesine yerleştirilmiş Amerikan futbolu gibi birşey.

Grafikler ve Sesler

Bu noktada sözü fazla uzatmak istemiyoruz. World in Conflict, şimdiye dek gördüğümüz en iyi strateji oyunu. Her çatışmada, savaş alanını patlamalar ve devasa duman bulutları sarıyor. Sürekli yakınlaştırılabilen ve döner grafikler, bir strateji oyunundan çok, birinci bakıştan vuruş oyunlarını hatırlatıyor. Askerlerin animasyonları bir harika ve zengin ayrıntılara sahip. Her bir piyade askerinin karda yürürken ardında ayak izi bıraktığını görmek, grafikseverleri zevkten dört köşe ediyor. Genellikle kuş bakışı kamera açısıyla oynarken, sık sık oyunu bırakıp harika bir manzarayı veya yakınlaştırılmış bir cephanelik saldırısını seyretmeye daldık. World in Conflict ses olarak da muhteşem bir oyun. 5.1 Dolby sistemi sayesinde, savaş sanki oturma odanızda oluyormuş hissine kapılıyorsunuz. Sadece, askerlere ait ses dosyaları bir süre sonra monotonlaşmaya başlıyor, ama bu genelde oyun keyfini bozmuyor.

MS

 

Kaynak:GamesRapidShare

your ads here (468x60) - after 1st post.

World in Conflict

Berlin Duvarı yıkılmasaydı, ne olurdu? Ruslar soğuk savaş sırasında tamamen farklı bir yol izleselerdi, ne olurdu? Bu soruları, Massive Entertainment’in gerçek zamanlı strateji oyunu World in Conflict yanıtlıyor. Burada olaylar (tarihsel bakımdan) farklı gelişiyor ve bu bildiğimiz dünya tarihine hiç benzemiyor.

Ruslar geliyor…

Avrupa’da soğuk savaş sıcak savaşa dönüşmüş ve Amerikalılar askerlerinin hemen hepsini cepheye göndermişken, Ruslar, ABD’nin kuzeybatısındaki Seattle eyaletine beklenmeyen bir saldırıda bulunuyor ve Amerikan toprağını işgal etmeyi başarıyorlar. Askerler hızla ilerliyorlar ve bu nedenle de Amerikalılar, ordularını Avrupa’dan çekerek ülke savunması için geri çağırmak zorunda kalıyorlar. Buradan yola çıkarak, kendimizi, piyasada tutulan bir oyunun taklidi ya da devamı niteliğinde bir oyun yerine, gerçek zamanlı strateji oyunlarının en iyilerinden biri olan World in Conflict’in dünyasında buluyoruz.

Farklı ama yine de aynı

World in Conflict, gerçek zamanlı strateji oyunlarının sarsılmaz tahtında oturan liderleri ile karşılaştırıldığında birçok şeyi farklı ve oldukça da iyi yapmakta. Oyunu alışılmış olduğundan farklı olarak, sadece fare ile kontrol etmeniz gerekmiyor. Askerler hâlâ kablolu (veya lazerli) fare ile seçilip gönderiliyor ancak, kamera, fare ve (WASD ile çılgın gibi ateş eden için son derece normal olan) klavye tuşlarının bir arada kullanılmasıyla hareket ettirilir. Oyunda savaşa girmeyi kolaylaştırmak için (ki kanımızca kumanda fonksiyonları sezgiye dayalı olarak öğrenmeye oldukça elverişli), başlangıçta oyuncuya çok aşamalı öğrenme bölümü olan tutorial bölümünde yol gösteren Çavuş Parker’ın sunduğu bir girişe yer verilmiş. Bu bölüm son derece bilgilendirici olmakla beraber, aynı zamanda uzun ve sıkıcı.

World in Conflict’te, alıştığımızdan farklı olarak, üs binası oyundan tamamıyla çıkarılmış. Takviye birlik “ısmarlamak” mümkün olsa da, bu birlikler doğrudan savaş alanında oluşturulmuyor, belirli noktalara helikopterlerle indiriliyorlar. World in Conflict, alıştığımız kaynak toplama olayını da ortadan kaldırmış. Takviye puanları olarak adlandırılan sabit bir miktar puan her görevin başında size otomatikman veriliyor. Bu puanları daha sonra farklı birlikler için kullanabilirsiniz. Birliklerden birini savaşta kaybetmeniz halinde takviye puanlar size geri veriliyor ve bunlarla yeni birlikler alabiliyorsunuz. Eğer (yanlışlıkla) ihtiyacınız olmayan bir birlik alırsanız, sadece, “birliği savaş alanından çek” düğmesine tıklamanız yeterli ve takviye puanlar size tekrar geri verilir.

Kumandalara alışıp, farklı sınıfların avantaj ve dezavantajlarını keşfettikten sonra Seattle’ı savunmak için savaşa girebilirsiniz.

Çeşitlilik ve yenilik dolu

World in Conflict her açıdan süper bir oyun. Harika grafiklerinin yanı sıra (ki bunlara daha sonra değineceğiz) 14 farklı görev ve bunların hikayelerinin birçok şaşırtıcı dönüm noktası bulunuyor. Yeni işgal ettiğimiz noktaları, düşmanın karşı saldırısı nedeniyle hemen boşaltma olasılığına karşı daima hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bunlar bize “Albay Sawyer” adında bir Pentagon subayı tarafından telsiz ile daima bildiriliyor.

Genelde telsizle haberleşme özelliği gerçekten çok iyi. Görevle ilgili emirlerin yanı sıra, aslında biraz korkak olan Yüzbaşı Bannon’un yorumlarını da telsiz üzerinden duyuyoruz. Örneğin, Albay Sawyer’in “İyi iş başardın Parker” dediğini ve hemen ardından Bannon’un, “Bu görev bana hiç de zor gelmedi Albayım,” şeklindeki yanıtını duyabiliyoruz.

Hikayenin gelişimini sağlayan ara sahneler, harika animasyonlara sahip grafikleri ile World in Conflict motorunun gücünü sergiliyor. Hikaye ilerledikçe, baş roldeki kahramanları da yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. Bunlar, bu tip diğer oyunlarda olduğu gibi birden gökten zembille inmiyor. Aksine, her karakterin kendine özgü kişisel bir hikayesi bulunuyor. Bu nedenle, tek kişilik kampanyalar sırasında savaş alanındaki komutanlara sempati duymaya başlıyoruz. Etkileyici (bazen de bunaltıcı) savaş atmosferine rağmen, Massive Entertainment’deki oyun geliştiriciler, oyuna bazı komik unsurlar ilave etmeden duramamışlar. Örneğin, Özgürlük Anıtı’nın başarıyla kurtarılmasından hemen sonra, Michael Bay’in The Rock (1996) filminden alıntı olan bir ara sahne seyrediyoruz. Bu sahnede, Albay Sawyer “Yeşil duman, orada yeşil duman görülüyor! Eagle 6, geri dön!” diye bağırırken, avcı jetlerinin ölümcül yüklerini bırakmadan hemen önce dönüş yapmaya başladıklarını görüyoruz.

Görevler

Daha önce de belirttiğimiz gibi, World in Conflict’te her biri 60 dakika oyun süresine sahip 14 görev bulunuyor. İlk birkaç görevi, Amerika Birleşik Devletleri’nin savunmasıyla geçiriyoruz. Daha sonra oyun bizi aniden iki ay öncesine geri döndürüyor. Burada, Fransa ve Norveç’in işgalinden önce, yolumuzu gelecekte işimize yarayabilecek şekilde belirlememiz gerekiyor. Aynı zamanda hikayeyi ve ana karakterleri daha yakından inceleme imkanımız da oluyor. Düşman hattının arkasındaki görevlerimizi başarıyla tamamladıktan sonra, oyun bizi yeniden “şimdiki zamana” döndürüyor ve Varşova Paktı kuvvetlerini ABD’den kovmak için uğraşıyoruz.

Görevler farklı olsa da seyirleri birkaç istisna dışında oldukça benzer. Birlikleri komuta et, ilerle, karargâhı düşmandan temizle, karargâhı ele geçir ve takviye gelene kadar elinde tut. Ancak eldeki sınırlı sayıda birimle bütün bunları gerçekleştirmek oldukça zor olacağı için birçok görevde gerekli hava desteği alabiliyoruz. Hava saldırısı yapabilmek için, cephane puanı harcamak gerekiyor. Kendi birimlerimiz düşman birimlerini yendikçe de puan kazanıyoruz. Harita üzerinde daima bol sayıda düşman bulunduğundan, bu şekilde puan kazanmak genelde pek sorun olmuyor.

Hedeflenen karargâhları ele geçirebilmek için öncelikle burayı işgal edenlerden kurtarmamız ve sonra da buralarda çabuk tarafından küçük savunma birimleri oluşturmak üzere, birliklerimizi sınır noktalarına (genelde bunlardan üçü birbiriyle bağlantılıdır) yollamamız gerekiyor. Birbiriyle bağlantılı üç sınır noktasını ele geçirmemiz halinde, sözkonusu karargâh artık savunmamız gereken bize ait bir karargâh haline geliyor. İki veya üç sınır noktası taktik açıdan pek bir zorluk çıkarmıyor. Ancak bundan fazlası, hangi sınır noktasından başlayacağınıza ve hangi noktaya kaç birlik yollayacağınıza karar vermenizi güçleştirerek oyunu da bayağı zor hale getiriyor. Bunun için gerekli takviye puanları da, daha önce de bahsettiğimiz gibi, oldukça sınırlı. Bu nedenle, burada stratejik ve taktik düşünce önem kazanıyor.

“Savaşın durumuna” göre değişen ana görevlerin yanı sıra, her bir haritada ikincil görevler de bulunuyor, fakat bunların tamamlanması zorunlu değil. Ancak bunları tamamlamanız kendi lehinize, çünkü bunlar ana görevleri başarıyla yerine getirmenize yardımcı oluyorlar.

Çoklu Oyuncu Modu

Aslında bu konuda tek bir cümle söylemek yeterli. World in Conflict halen Cyberathlete Professional League (Siberatlet Profesyonel Ligi) CPL’ye ve Electronic Sports League (Elektronik Spor Ligi) ESL’ye kabul edilmiş bir oyun. Daha en başından, muhteşem bir çoklu oyuncu modlu bir oyun ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Tekli oyuncu modundan farklı olarak, çoklu oyunculu modda Rus tarafını da oynayabiliyorsunuz.

World in Conflict, hayranlarına üç farklı çoklu oyuncu modu sunuyor: Domination (Hakimiyet), Assault (Taarruz) ve Tug-of-War (Müthiş Çekişme). Hakimiyet, yani Domination modunda her iki tarafın da amacı, mümkün olduğunca çok sayıda karargâhı ele geçirmek ve elinde tutmak. Ne kadar çok sayıda karargâhı ne kadar uzun süre elinizde tutarsanız, hakimiyet çubuğu, “domination bar”, o kadar çabuk doluyor. Tekli oyuncu modunda olduğu gibi, bir karargâh, oyunda daire şekliyle gösterilen iki veya üç sınır noktasından oluşuyor. Hakimiyet çubuğunu % 100 dolduran ilk takım veya yirmi dakika sonunda bu göstergeyi en fazla doldurmuş olan takım oyunu kazanıyor.

Taarruz, Assault modu, her biri en çok yirmi dakika süren iki bölüm halinde oynanıyor. Saldıran takım, belirli sayıda karargâhı tek tek ele geçirmek, karşı takım ise bunları savunmak zorunda. Yirmi dakika sonra takımlar rollerini değiştiriyorlar. İkinci bölümün sonucunda, takımlardan hangisinin daha hızlı ve daha etkili olduğuna oyun karar veriyor.

Müthiş Çekişme, Tug-of-War modunda ise, haritada sıra sıra dizilmiş birçok karargâhtan oluşan bir ön cephe çizgisi bulunuyor. Hedef, bu karargâhların tümünü ele geçirmek. Eğer takımlardan biri bunu başarırsa, ön cephe hattını eline geçirmiş ve daha çok “toprak” almış oluyor. Oyun, akımlardan birinin, diğerini haritanın bir kenarına sıkıştırması ile veya oyun başlangıcından 20 dakika sonra sona eriyor. Bu da aslında, savaş alanı sahnesine yerleştirilmiş Amerikan futbolu gibi birşey.

Grafikler ve Sesler

Bu noktada sözü fazla uzatmak istemiyoruz. World in Conflict, şimdiye dek gördüğümüz en iyi strateji oyunu. Her çatışmada, savaş alanını patlamalar ve devasa duman bulutları sarıyor. Sürekli yakınlaştırılabilen ve döner grafikler, bir strateji oyunundan çok, birinci bakıştan vuruş oyunlarını hatırlatıyor. Askerlerin animasyonları bir harika ve zengin ayrıntılara sahip. Her bir piyade askerinin karda yürürken ardında ayak izi bıraktığını görmek, grafikseverleri zevkten dört köşe ediyor. Genellikle kuş bakışı kamera açısıyla oynarken, sık sık oyunu bırakıp harika bir manzarayı veya yakınlaştırılmış bir cephanelik saldırısını seyretmeye daldık. World in Conflict ses olarak da muhteşem bir oyun. 5.1 Dolby sistemi sayesinde, savaş sanki oturma odanızda oluyormuş hissine kapılıyorsunuz. Sadece, askerlere ait ses dosyaları bir süre sonra monotonlaşmaya başlıyor, ama bu genelde oyun keyfini bozmuyor.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

Viking Battle for Asgard

Adı Skarin. Tanrıça Freya’nın gözdesi, güçlü kuvvetli bir savaşçı. Doğup büyüdüğü topraklar felaketin eşiğinde: Kutsal ve kudretli Odin tarafından Tanrıların aleminden kovulan Tanrıça Hel’in öfkeden gözü kararmış. Ne yazık ki, öfkesini dışa vurmak için, yaşayan ölülerden oluşan bir ordu kurmak ve bu orduyu Midgard’ın beş adası ve ada sakinleri üzerine salmaktan daha iyi bir yol düşünememiş. Bugünlerde Skarin’le konuşmak mümkün değil…

Köyde de hoşbeş kıtlığı var, yani şimdi boş laf etmek yerine yaşanan sıkıntılara son vermek zamanı. Yaşayan ölü savaşçılardan oluşan ordu, çok geçmeden Skarin’in mevcut durumdan ne kadar hoşnutsuz olduğunu hissetmeye başlar. Skarin Midgard’ı temizlemeye girişir ve bunu yaparken de Hel’in diğer yarısını temsil eden iyilik emsali kızkardeşi Tanrıça Freya ile sürekli temas halindedir. Kısa bir süre içinde gövde parçaları havada uçuşmaya başlar. Transformasyondan geçen yaşayan ölülerin kol ve bacaklarını gelişigüzel hareket ettirmelerine rağmen, oyun neredeyse sırf şiddet olsun diye şiddete yer vermiş görünüyor. (PS2 oyunu “The Mark of Kri” saygılarını sunar…) Döğüş sistemi eğlenceli ama biraz da hantal, ve esasen iki hücum ve bir savunma düğmesinden oluşuyor. Birkaç sandık yağmaladıktan, ayaklı vazo kırıp döktükten ve torbalar dolusu altın bulduktan sonra, bir avuç dolusu para karşılığı kendinize yeni kasaplık teknikleri satın alabilirsiniz. Bir ruh savaşçısı (spirit warrior) size düello arenasında birkaç yeni hareket öğretir ve bu da, döğüş sırasında kullandığınız düğmelere az da olsa çeşitlilik getirir. Ayrıca bir demircide silahlarınızı yıldırım, buz ve ateş büyü taşları (runes) ile donattırabilir, levazımatçıdan iyileştirme iksirlerinizi ve alevlenen maşrapalar satın alabilirsiniz.

İlk bakışta standart bir kesip biçme oyunu gibi görünmesine rağmen, sonradan nispeten çeşitlilik içeren bir aksiyon macera oyunu haline geliyor. Görülecek, keşfedilecek ve fethedilecek çok şey var. Cansız vücütları yolun bir yanından diğerine savuran düşman askerleri, arbede başlatan çılgın bir kalabalık ya da saman çöplerinden yapılma hedeflere alevli oklar atan bir çift okçu ile karşılaşabiliyorsunuz… Geri zekalılar… Kapsamlı bir bilgi toplama görevine atılmadan önce yön belirlemeniz, çevreye oranla durum değerlendirmesi yapmanız gerekir. Haritaya bakın, ışınlanma taşlarının (teleport stones) hepsini bulun ve kullanması bir hayli zor olan seyir defterini anlamaya çalışın. Görevler çeşitlilik bakımından biraz kısıtlı, buna rağmen oynamaya devam etmekten kendinizi alamıyorsunuz. Yapılacak ilk iş tutsak Vikingleri özgürlüklerine kavuşturmak ve böylece ordunuzun kuvvetini artırmak. Bu hedefe ulaşmak için; köyleri, taş ocaklarını, eski harabeleri ve bunun gibi düşman tarafından ele geçirilmiş diğer yerleri Hel’in karanlık pençelerinden kurtarmanız gerekiyor. Düşman bölüklerine ya da düşman bulunan mevkilere yaklaştığınızda gökyüzünü bir anda bulutlar kaplıyor ve gerçekten de iç karartıcı bir atmosfer oluşuyor. Yakın çevrenizde henüz varlığınızdan habersiz bir düşman varsa, Skarin otomatik olarak gizlilik moduna geçiyor. Bazen, düşmanınızın yanından ona görünmeden hızla geçip uzaklaşmak istediğinizde bu mod biraz sıkıntı verebiliyor. Skarinin pek hızlı hareket ettiği söylenemez zaten ve ışınlama fonksiyonu da olmasaydı, onun bu yavaş ve rahat yürüyüş temposu kesin dikkatinizin dağılmasına neden olurdu. Gerisin geriye dönüp bulunduğunuz yerden olabilecek en hızlı şekilde uzaklaşmanız gerektiği zamanlarda, Skarin’in bu yavaşlığı gerçekten vahim sonuçlar yaratabiliyor. Kaçınma manevraları kullanarak ilerlemek güdüsü oldukça ağır basıyor…

Tabi ki insanları kurtarmaktan daha fazlasını yapmanız berekiyor. Rahmetli babanızın kayıp borusunu aramak, bir haini bulup ortaya çıkarmak, efsanevi büyü taşının (rune stone) peşinden koşmak, yolları imha etmek, ordunuz için köprüleri alçaltmak, ejderhaları harekete geçirmek gibi görevleri yerine getirmeniz gerekiyor. Bazen geçmeniz gereken yerler görevin ta kendisi haline geliyor ve uçurumları dişinizi tırnağınıza takıp emekleyerek geçmeniz, sarmaşıklara tırmanmanız ve bir kaya çıkıntısından diğerine kendinizi çekip çıkarmanız gerekebiliyor. Kimi zaman da düşman kampından görünmeden geçmeniz ve Splinter Cell oyununu anımsatan stresli anları yaşamanız gerekiyor. Böyle bir durumda düşmanın nöbetçisine arkadan yaklaşıp, borusunu çalıp alarm veremeden işini bitirmeniz lazım. Bu senaryo, önce başın ve başı takiben kolların da gövdeden ayrılmasını bir nebze de olsa haklı kılan tek senaryo. Ama ne yapacaksınız işte… Neredeyse her görev, iğrenç kokan yarı ölü savaşçılardan birkaçının parça parça edilmesini içeriyor. Görevlerin hemen hepsinde çatışma ve hatta savaş var. Belli sayıda Vikingi kurtarıp diğer birkaç görevi tamamlar tamamlamaz çarpışmalar başlıyor. İşte o zaman oyun gerçekten zorlaşıyor. İki ordu birbirine giriyor ve siz de kendinizi bunun tam ortasında buluyorsunuz. Bütün bu karmaşa içinde kontrolü kaybetmek oldukça kolay ve oyun baştan sona neredeyse hiç yavaşlamıyor. Peşimizde bir sürü yabani Viking ve silahımız üzerinde yıldırım taşının yarattığı tılsım ile gerçekten başarılı gerçekleştirilmiş olan grafikler, gerçekten heyecanlı anlar yaşatıyor. Ve yeteri kadar ejderha büyü taşı topladığınızda oyun daha da bir heyecan kazanıyor. Yeterli sayıda taşınız olduğunda ejderhanıza bir hedef veriyorsunuz. Bu hedef kısa bir süre sonra yerle bir olup taş ve kül yığınına dönüşüyor.

Teknoloji açısından bakıldığında Viking, iki tarafı keskin kılıç gibi. Oyunda çok sayıda kaliteli özel efektler, güneş ışıklarının üzerinde dansettiği inanılmaz güzellikte manzaralar ve savaşçılarınızın ayrıntılı modelleri bulunuyor ancak bütün bu olumlu özelliklerin karşısına sürekli çıkan küçük hatalar da bulunuyor. Oyun grafikleri oldukça kuvvetli, ama yine de diğer bazı gelecek nesil oyunların aleminin ötesine gidemiyor. Ara videolar, oyunun kendisi kadar etkileyici değil ve ses efektleri ve altyazılar da, ya son derece başarısız ya da mevcut değil. Bu da açıkçası insanın keyfini kaçırıyor. Enfes İngilizce ses kaydı, Almanca altyazıları ile gayet güzel, yine de Almanca’ya senkronizasyon çok daha iyi sonuç verirdi. Bir de bazı düşmanlar var ki, bunlar hiç akıllıca davranmıyorlar, bazen donuyorlar, hatta bazen de bir yamaç kenarında kendi kendilerini yok ediyorlar. Düşman çeşidi fazlaca zengin değil, yine de oyunun yapay zekalı karakterleri (NPC models) ile birlikte normalde olduğundan daha fazla sayıda. Oyun ve oyunun baş kahramanları biraz daha karakter sahibi olabilirlerdi.

EB

Kaynak:GamesRapidShare

Unreal Tournament 3

Unreal Tournament’ın dördüncüsünde, Epic sadece gerçekten harika bir Warfare (Savaş) modu sunmuyor, aynı zamanda oyunun hızını ürkütücü bir seviyeye yükseltiyor. Ama bunlar seriyi yeni bir zafere taşıyacak mı…?

Unreal Tournament aynı Unreal Tournament ve aynı zamanda Unreal Tournament olmaya da devam ediyor. Seriyi düzenli satın alan bir kişi olarak, oyunun temel ilkelerinde herhangi bir değişiklik yapılmamasına alıştım. İlk göze çarpan dengelemede birtakım ayarlamalar yapılmış ve yeni haritalar var. Ancak bunun de avantajları ve dezavantajları var. Avantaj: İçinde Unreal Tournament olan bir DVD alıyorum ve ne elde edeceğimi biliyorum. Online savaşlar için bana daha fazla eğlence sağlayacak bir oyun satın aldığımı biliyorum. Dezavantaj: “Unreal Tournament”ın sonuna 200X veya sadece bir 3 eki konmuş olsa bile yeni hiçbir şey elde etmeyeceğimi bilerek 45 Euro ödüyorum. Sevdiğimiz modlar duruyor, araçlar da hala orta ve haritalar her zamanki gibi iyi dengelenmiş. Ancak UT3 bu prensibe tamamen bağlı değil. Gerçekten UT2k3 ve UT2k4’in en iyi kısımlar pakete dahil ama Epic aksiyon dolu yeni bir mod, Warfare (Savaş) modu da sunuyor. Warfare’in prensiplerine yeterince uzun bakanlar UT2k3 ve UT2k4’taki Onslaught (Hücum) ve Assault (Saldırı) kombinasyonu üzerine kurulduğunu fark edecektir. Ama kimin umurunda? Benim değil!

Prensip: Her ekibin üssünde koruması gereken bir enerji çekirdeği bulunuyor. Amaç, rakibin enerji kaynağını yok etmek. Haritada birkaç mevki belirtiliyor. A mevkii ele geçirilirse, tarafsız veya karşı ekip tarafından zaten ele geçirilmiş B mevkii ile bağlantı kuruyor. Sadece bu şekilde B mevkii ele geçirilebilir. Ve bu şekilde devam ediyor. Bir ekip haritadaki tüm mevkileri kontrol ettiğinde, ana mevkii ile bağlantı kurulur. Bu düşer düşmez, rakibin enerji çekirdeğinin savunma kalkanları devre dışı kalıyor ve saldırıya açık hale geliyor. Ardından enerji çekirdeğinin “Health” (gücü)’nü 100’den 0’a indirmeniz gerekiyor. Basit geliyor ama değil. Burada gerçekten takım oyunu gerekiyor. Rakibinizin ele geçirmediği bir mevkii geri almak isterseniz, bir takım tarafından kontrol edilir edilmez, öncelikle mevki çevresinde oluşturulmuş savunma kalkanını imha etmelisiniz. Tabi elbette takımınız için tek bir hamleyle kontrol edilen tüm mevkileri ele geçirmeniz imkan tanıyan özel bir gülleye sahip değilseniz. Bu sayede yüksek hızlı bir savaş garanti ediliyor. Haritalara dağıtılabilen çeşitli araçlarla, mevkilerin savaşlarını başlatabiliyorsunuz. Elinizde herhangi bir araç yoksa, hover board (uçan kaykayı) kullanabilirsiniz. Bu, her bir oyuncunun A noktasından B’ye daha hızlı ulaşmasını sağlıyor. Epic, 15’ten fazla araç sunuyor. Axon Goliath tanklı devasa bir organik Necris Darkwalker almak veya rakiplerinizin bacaklarını yandan bıçaklı hızlı bir buggy ile gövdelerinden ayırmak tamamen size bağlı.

Warfare (Savaş) modu, Unreal Tournament 3’teki tek yenilik değil. Quake 3 ve Unreal Tournament aşağı yukarı aynı zamanda piyasaya sunulduğu zaman, UT’nin oynama hızıyla ilgili tartışmaları hatırlıyor musunuz? Evet, tartışma artık sona erdi. Uzun zamandır UT oynayan bir kişi olarak, tempo gerçekten nefes kesici. Roket fırlatıcıyı elinize alır almaz, karanlık bir deliğe bir plazma enerji topu ateşliyorsunuz. Güzel bir giriş…ve aynı zamanda silahlar konusuna iyi bir geçiş. Enforcerlardan Sniper Rifle (Keskin Nişancı Tüfeği) ve Redeemer (Kurtarıcı Silahı)’na kadar her şey, ‘eskisi gibi’. Gerçekten eskisi gibi. Şahsen çok hoşuma gitti.

Tamamen eskisi gibi derken, UT serisinin tamamını kastetmiyorum daha çok kaliteyi ve çok konuşulan UT3 tek oyuncu modunu kastediyorum. Aslında ‘tek oyuncu modu’ demeye cesaret de edemiyorum. Geçiş sekansları şeklindeki iyi bilinen AI maçları arasındaki öykü bu ismi hak etmiyor. Unreal Tournament bir çoklu oyuncu aksiyonu ve hala öyle olmaya devam ediyor. Epic’in bir solo kampanyasıyla unvanı elde etme çabası sadece gereksiz olmakla kalmıyor aynı zamanda kötü. Bu nedenle online savaşlara yaklaşmıyor bile. Çünkü bunlar yerli yerinde.

Sunum açısından, Unreal Tournament 3 mantıksal olarak yeteneklerini gizleyemiyor. Haritalar göze güzel hitap ediyor ve şiddetli Death Match (Ölüm Maçı), Team Death Match (Takım Ölüm Maçı), Capture The Flag (Bayrak Kapma), Capture The Flag With Vehicles (Araçlarla Bayrak Kapma) ve Warfare (Savaş) aksiyonlarına sahne oluyor. İğne keskinliğinde dokular, uygun ses parçalarıyla kalp atışlarınızı hızlandırıyor. Bunun arkasında Unreal 3 Motoru olduğu açık.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

Uncharted Drake’s Fortune

Indiana Jones onunla gurur duyardı herhalde. Uncharted: Drake’s Fortune oyununun ana kahramanı Nathan Drake bu ünlü kırbaç şaklatıcısını yüceltiyor. Onun bir kırbacı olmasa da, sempatik ve insancıl bir karakteri, ayrıca çok sayıda farklı tipte silahları gibi karizmatik özellikleri var. Nate ile birlikte tropik diyarlarda define avı peşinde, çekici ve esprili maceralara koşabilirsiniz.

Muhteşem. Aynen bu kelimeyle tarif edilebilir; Uncharted: Drake’s Fortune’nin başlangıcında, mükemmel bir animasyonla gerçekleştirilmiş denizi ve rengarenk manzarayı görünce resmen mayışıyorsunuz. Bunların yanı sıra, doğuştan bir macera adamı olan Nate’ye hemen kanınız ısınıyor. Yaşlı arkadaşı Sully ve gazeteci Elena ile birlikte, atalarından Sir Francis Drake’nin izini bulmaya çalışıyor. Ancak, El Dorado’nun efsanevi hazinesinin yeni bir sahibi olduğu ortaya çıkıyor ve olaylar pek de planlandığı gibi yürümüyor haliyle.

Hazine aramak için antrenmanlı olmak gerek doğrusu! Yani, hazine ararken önünüze bazı engeller çıkabilir, hem de çeşit çeşit … Hazine peşinde tırmanmak, bulmaca çözmek, dövüşmek ve ateş etmek zorundasınız. Allahtan şanslıyız çünkü Nate birinci sınıf bir söz cambazı olmanın ötesinde, benzetme yerindeyse, çıldırmış bir maymun gibi oradan oraya tırmanabiliyor. Çıldırmış dedik, çünkü bazı ölümcül uçurumlara düşmekten, ancak deli cesaretinin sağlayacağı zıplama ve tırmanma hareketleriyle kurtuluyor. Kaya platosundan bir yamaca doğru uçarken, çıkıntı yapmış kayalara tutunuyor. Usta hareketlerle, bir kayanın kenarından diğer bir kayanın kenarına salınırken, PS3 kumandasındaki hareket sensörü kullanılarak, devrilmiş ağaçların kökleri üzerinde dengesini bulması veya bunu için yeterli kuvveti almak için bir yamaca paralel şarmaşıkla uçması sağlanabiliyor. Tüm tırmanma yolları açık bir şekilde görülmüyor, yolun nasıl devam ettiğini anlayabilmek için önce bulunduğunuz alanda etrafınıza bakınmanız gerekiyor.

Ancak, oyunda sadece dağcıların karşılaşacağı türden zorlukların üstesinden gelmek için iyi gözlere sahip olmak yetmiyor, çünkü ilerlemek için diğer yandan bazı bulmacaları da çözmeniz gerekiyor. Atalarınızdan Sir Francis Drake’ye ait sararmış not defterini her zaman yanınızda taşıdığınızdan, antik figürleri veya nesneleri doğru sınıflandırmak gerektiğinde bundan yardım alabiliyorsunuz. Bazen, cisimleri silahla vurmanız, ateşe vermeniz veya yerlerini değiştirmeniz gerekebiliyor. Bilmeceler aslında pek de zorlayıcı türden değil ama, riskli tırmanışlardan ve yoğun silahlı çatışmalardan sonra, hoş ve eğlenceli bir değişiklik oluyor.

Eğer ortada servet vadeden bir hazine söz konusu ise, birbiriyle mücadele eden bir çok taraf bulunuyor. Herkesin sahip olmak için can attığı altın heykelin önünde karşınıza bronz tenli düşmanlar ve daha sonraları pek o kadar güneş yüzü görmemiş casuslar çıkıyor ve güzellikle konuşmayı kesinlikle reddediyorlar. Kulağınızın dibinden vızıldayarak mermiler geçmeye başlayınca, daire butonunu döndürerek siper almak üzere kendinizi en yakın yere atıyorsunuz. Nate, sütunlara ve duvarlara yapışarak bir konumdan diğerine yuvarlanıyor ve engeller üzerinden tırmanıyor. Her şey tereyağından kıl çeker gibi çok kolay oluyor ve hareketlerin tümü gerçeğe uygun ve inanılası. Dövüşmek kaçınılmaz çünkü rakipleriniz hiç de aptala benzemiyor. Bazen kendi el bombalarına bassalar da, ya da kendilerini el bombası atıcısına koyup diğer tarafa atsalar da, aptalca bulabilirsiniz ama, tuhaf bir şekilde bunlara bir şey olmuyor. Rakipleriniz oldukça atik, öne doğru atılıyor veya size yandan saldırabiliyorlar. Şamar oğlanları da kötekten paylarını alıyorlar. Sinsice yaklaşan hain düşmanları öldürücü yakın dövüş teknikleri ile haklıyor veya bunları yaklaştıkça basit kombine hareketlerle ölesiye pataklıyor. Aslında düşük seviyelerde, kısmen tek bir konumdan hedefini bulan vuruşlarla tüm rakiplerinizi devre dışı bırakabilirsiniz; ancak seviyeler ilerledikçe dolambaçlı ve geniş alanlarda sürekli hareket halinde olmanız, bel hizasından daha sık ateş etmeniz ve oyunda ölmemek için taktikli hareket etmemiz gerekiyor.

Oyunun tüm görkemli grafiklerini görebilmek için, sanal canlarınızı mümkün olduğunca sona saklamaya değer gerçekten de. Rüzgarda dalgalanan farklı türlerde bitkilerle bezenmiş harika orman görüntüleri. Ağaç dallarından aşağı süzülerek gölgelerle oynaşan güneş ışığı. Renkli kuşlar, pırıl pırıl bir gökyüzü altında oradan oraya zıplayan küçük maymunlar ve karanlık kuytularda dolanan pek o kadar da sevimli olmayan yaratıklar, oyuna canlılık katıyorlar. Suya dalıp çıktıktan sonra, muhteşem yansımalara sahip suyun, ıslanan elbiseler üzerinde bıraktığı izleri görmek mümkün. Henüz üzerinizdeki giysiden sular damlarken, kulaklarınızın dibinde, arkalarında duman bulutları bırakarak gerçekçi patlamalarla ortalığı sarsan el bombaları uçmaya başlıyor. Karakterlerin, gözenekleri ve ter damlacıkları seçilebilen yüzlerinde korku ifadesini görmek mümkün. Böyle sayfalarca anlatmak mümkün oyunu, yani tek kelimeyle harika görünüyor. Oyun aynı şekilde kulağa da hitap ediyor. Heyecanlı ve gerilimli epik arka plan müziği oyunun atmosferine katkıda bulunuyor. Güzel bir ilave: Tatmin edici Almanca sürümü istenirse İngilizce olarak veya diğer yaygın dillerde oynanabiliyor, alt yazılar da cabası.

Aslına bakarsanız Uncharted: Drake’s Fortune ne devrim niteliğinde ne de özellikle yenilikçi bir oyun. Seyrek de olsa hareket sensörü PS3 kumandası kısmen kullanılıyor, fakat sadece belirli sayıda isabetli vuruşla veya küçük hazinelerin bulunmasıyla başarı elde edilebilmesi güzel olsa da yeni bir fikir değil. Burada olan her şey, yani tırmanışlar, bulmacalar, çarpışma ve siper alma sistemleri, jiple yapılan takip avı kesinlikle başka oyunlarda da görülmüş özellikler. Yine de bu özel bir oyun, çünkü oyunun tüm bu iyi işleyen ve denenmiş unsurları size bir arada sunuluyor. Özellikle de, hikayesi ile gerçekçi ve bilinen kahramanları, bu oyuna kendine özgü ve olumlu bir hava katıyor. Nathan Drake gerçekten klas bir karakter, nüktedan ve dost canlısı tarzıyla sizi sürekli güldürmeyi başarıyor. Oyunun ayrıca görsel açıdan bir konsol sürümü de var; bununla başka hiçbir oyun boy ölçüşemez gerçekten de.

EB

Kaynak:GamesRapidShare

Two Worlds

Önceden yapılan açıklamalar, oyundan gösterilen bölümler ve ekran görüntüleri çok şeyler vaat ediyordu. Bir rol oyunu olarak, Oblivion ve Gothic 3’ü gerçekten de alt edip edemeyeceğini ortaya çıkarmak üzere “Two Worlds”u sizin için test ettik.

Savaşlar ve adam kaçırma.

Antaloor, savaş tanrısı Aziraal’ın tanrıların 300 yıllık anlaşmasını bozarak kendi başına buyruk hareket ederek neden olduğu kargaşanın henüz farkında değildi. Bu tanrı, orc ordularını toplayarak uygar dünyaya karşı kanlı bir savaşa sürükledi. Tüm bu olayları ortasında, kahramanımızın kız kardeşi Kira gizli bir tarikat tarafından kaçırılmıştı. İsimsiz kahramanımız kız kardeşini bulmak umuduyla aylar boyunca amaçsızca ülke ülke dolaşır. Tek ümidi kız kardeşini tekrar bulmaktır.

Paranızın karşılığını alacaksınız


“Two Worlds” ilk olumlu notunu ambalaj tasarımı ve içeriği ile aldı. Normal sürümü, kitaplığınıza sığacak ve şık duracak bir ambalaj içinde satın alabilirsiniz. Hoş CD kutusunun yanı sıra oyunla birlikte verilen iki taraflı kuşe baskı poster de cabası. Posterin bir yüzünde oyun dünyasında size yol gösterecek bir harita, diğer yüzünde ise Kira’nın çekici bir resmi bulunmakta. Hangi tarafı asacağınıza karar vermeniz güç olacak ;) “Royal sürümü” satın alırsanız, oyunda gördüğünüz “Kilgorin” kılıcı şeklinde bir zarf açacağınız, oyun müziklerini içeren bir bonus DVD’niz, “kılavuz” dokümanlarına, arka plan resmine ve bir internet kitine, bir Two Worlds tişörtüne ve bir iskambil destesine (55 kağıt) sahip olacaksınız.

Haydi macera başlasın

Oyunumuz Thalmont’ta Komorin köyünde başlıyor. Aylar sonra kız kardeşimiz Kira’nın yaşadığına dair ilk işaret olarak isimsiz bir mektup alıyoruz. Tahmin edileceği gibi hemen Komorin’e ulaşmak amacıyla yola koyuluyoruz. Buraya vardığımızda, başlangıç macerası tamamlanıyor ve asıl oyun hikayesi başlıyor.
Kısa süre içinde, Kira’yı Reist Tungard adındaki lideri tarafından yönetilen gizli bir örgütün kaçırdığı ortaya çıkıyor. Rehinenin serbest bırakılması için tarikat tarafından verilen görevi tamamlamamız gerekiyor. Kız kardeşimizin belli olmayan bir nedenle kaçırılmış olması nedeniyle kendini suçlu hisseden, tarikatın bizim adımıza çalışan bir üyesi (Gandohar) bize oyunun devamında yararlı olabilecek önemli bilgiler veriyor, hatta Kira ile kısa bir görüşme yapmamıza izin veriyor.

Maceralara = hayal kırıklığı artı tutku


Başlangıçta hikaye tam olarak anlaşılmasa dahi, kendimizi oyuna kaptırmamızı sağlayacak bazı ip uçları veriyor. Yan maceralar ile ana hikaye arasında akıllıca bir bağlantı kurulmuş, bunlar karakterlerin geçmişi ve Antaloor’daki yaşam hakkında güzel bilgi veriyor. Ancak, ana maceraların yanı sıra Two Worlds oyununda “x’e ait 10 parça bul” veya “x eşkıyasını öldür” gibi zorunlu maceralar da bulunuyor. Maalesef macera günlüğü biraz kafa karıştırıcı, insan yeni macera seçerken bir daha bir kez daha düşünüyor. Örneğin, tamamlanmış maceraları macera günlüğünden silmek veya en azından bunları gizlemek mümkün değil. Ayrıca, kabul edilmiş tüm maceralar doğrudan harita üzerinde görüntüleniyor. Diğer taraftan, oyunun akışını sıkı sıkıya takip etmeden dünyayı keşfe çıkma imkanı verilmesi oyuncular açısından olumlu, çünkü bu şekilde bir macerayı tamamlayabileceğiniz bir yere vardığınızı fark ediyorsunuz. Öte yandan bu oyunu düzenli bir şekilde takip etmeyi sevenler için daha rahatsız edici, çünkü kabul ettiğiniz macera için nereye gitmeniz gerektiği mini haritada gösterilmiyor.

Karakterim nasıl seviye atlıyor?

Two Worlds oyununda gerçekten hoşumuza giden karakterin seviye gelişimi. Başka oyunlarda karakterin seviyesi hıza bağlı olarak gelişiyor, Two Worlds bunun yönetimini bize bırakıyor. Aynı şekilde, ileride oynayacağınız rol oyunlarında Two Worlds oyunun sihirli güç defteri ile etkileşim mümkün olacak. Ana görevdeki 3 slota ek olarak, her bir görevde “yükseltici” olarak nitelenen üç slot daha bulunuyor. Bunlar ana görevle birlikte sizin öznitelikleriniz üzerinde etkili oluyorlar. Bu yolla iki yükseltici ile birlikte sihirli ateş gücünüz çok daha etkili bir hale geliyor. Sihirli ateş gücü + kudret besini yükselticisi (kudret besini tüketimi %20 oranında azaltıyor) + sihirli güç yükselticisi (sihirli gücün etkinlik seviyesini 2 kademe yükseltiyor). As a result no limits are set on your individuality.

Gecenin bu geç saatinde rüzgarın eşliğinde ata binen kim biner …

Umarız kimse, çünkü böyle yaparsanız “Two Worlds” oyununda çok puan kaybedersiniz. Aşağıdaki alıntı oyunun kılavuzuna ait: “Klavye üzerinden girilen komutlar doğrudan ata değil (gerçek hayatta olduğu gibi) biniciye yani oyun karakterinize gönderilir. Örneğin, eğer ileri hareket için [W] tuşuna basarsanız oyun karakteriniz bu komutu bindiği ata iletir, hayvan da buna göre hareket eder. Bu nedenle hareketleri küçük bir gecikme ile gerçekleşir.” Bu fikir olarak gerçekten de iyi - ancak uygulamada maalesef oldukça saçma. At klavye konutlarına asla doğru olarak yanıt vermiyor (yüksek bir binicilik beceri seviyesinde olsanız dahi). Ayrıca, bunlar çevredeki cisimlere çarptığında (ne at sırtında ne de yaya olarak) hiçbir çarpışma tepkisi görülmüyor. Test sırasında başımıza sık sık gelen olay, at dört nala koşarken ağaca çarptığımızda (bu kısmen yön bulma sorunundan kısmen de oyunu test eden kişinin dengesizliğinden ;) kaynaklandı) at inleyerek hiçbir animasyon olmaksızın aniden durdu. Oyun kılavuzunda övgüyle bahsedilen “atı çağır” fonksiyonu bazı alanlarda hiç çalışmıyor. Oyun kılavuzundan bir alıntı daha: “… atınızı özel bir ıslıkla çağırabilirsiniz yaklaşık 100 metrelik bir uzaklıktan çağırabilirsiniz. Sadece [H] butonuna basmanız yeterlidir atınız yanınıza gelmek üzere harekete geçer. Bu çevre koşullarına bağlı olarak belirli bir süre alabilir”. Testlerimizde at, ne yaklaşık 80 metreden ne de 30 metre yakından bu ıslığa hiç tınmadı bile.

Nasıl 40 düşman öldürülür?

Gothic 3 veya Oblivion gibi oyunlarda canavarlarla yapılan dövüşler gerçekten yorucudur (çünkü canavarların gücü genel olarak oyun karakterinin bulunduğu seviyesine yakındır). Two Worlds oyununda ise durum böyle değil. Birincisi, canavarlar başlangıç seviyesinde kalıyorlar (yani 20. seviyede kurtların işini kolaylıkla bitirebilirsiniz), ikincisi pratik “kaçma” ve “pis hile” fonksiyonları (dövüşlerin aşırı hareketli olmasına rağmen bunları olumlu buluyoruz) ve üçüncüsü rakiplerimiz hiç de zeki değiller. Rakiplerinizi yenebilmek için, 30-40 düşmanı kolaylıkla alt edebileceğiniz kudret besini veya yeniden doğuş noktalarına doğru çekerek kolaylıkla tuzağa düşürebilirsiniz. Sihirli ateş gücü, iksir, saldır, sihirli ateş gücü, iksir … Yukarıdaki “kaçma” ve “pis hile” fonksiyonları (düşmanın gözüne toz atarak kısa bir süre için hareket kabiliyetini durdurma) taktiğini uygulayarak az sayıda karşı saldırıyı savuşturabiliyoruz. Bunu yaparken en olumlu bulduğumuz nokta ise, Two Worlds ekranında görüntülenen iki işaret oldu (gözler açık, gözler kapalı), bunlar bir düşmanı etkisiz hale getirip getirmediğimizi gösteriyorlar.

Two Worlds dünyası

Oyun dünyasının atmosferi, Oblivion ve Gothic 3 seviyesine asla ulaşamıyor. Şehirlerin dışındaki dünyada bir çok farklı hayvan türü yaşıyor, ancak bazı gerçekçi olmayan durumlar da yok değil, elli metrede bir sürekli beşerli gruplar halinde kurtlar ile karşılaşıyoruz. Diğer yandan, o gün içinde öldürülmüş olan düşmanların geceleri hayalet olarak dolaşması fikrinin hiç de yaratıcı olmadığını düşünüyoruz. Bunun yanı sıra, şehir,köy ve banliyölerde birçok insan yaşamasına rağmen bunlar hiç de çalışıyormuş gibi durmuyorlar.

Grafikler ve Sesler

Two Worlds oyununun grafikleri hem iyi hem kötü. Bir yanda, muhteşem bir bitki örtüsü ve eşsiz bir manzara var, ses efektleri ve mimari harika görünüyor. Antaloor’un simetrik ve engebeli yapısı burayı güzel ve gerçekçi bir dünya haline getiriyor. Motion capturing teknolojisi ile kaydedilmiş hareket animasyonları akıcı ve gerçekçi görünüyorlar. Ancak “Reality Pump” tekniğini geliştirenler yüz animasyonlarında başarısızlar. Yüz animasyonlar Gothic 1 zamanında yapılanlara benziyor. Ayrıca, harita üzerindeki farklı unsurların birbirleriyle çarpışma tepkileri tam bir felaket.
Kişilerin eşzamanlı hareketi tam olarak sağlanamamış ve amacına hizmet etmiyor. Gandohar’ın sesi, örneğin oturaklı ve gizemliden çok zoraki bir tonda çıkıyor. Bu durum, oyun karakterinizin öldükten sonra yeniden doğuş noktasında “işte geri geldim” nidası ile daha da belirginleşiyor. Bunlar tümüyle gülünç ve zoraki bir izlenim uyandırıyor.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

Tomb Raider Anniversary

On bir yıldan beri yedi etkileyici oyun dizisi boyunca bu kız oradan oraya atladı, zıpladı, tırmandı ve ateş etti. 1996 yılının Kasım ayında piyasaya çıkan Tomb Raider, bilgisayar oyunları dünyası için bir devrim oldu. Daha önce hiçbir modelin animasyonları böyle ayrıntılı, dokular bu denli berrak değildi …… o dönemde tabii. Cesur Lara Croft şimdi ekranlara İLK macerası ile dönüyor. Doğum günün kutlu olsun LARA.

Doğum günü hediyesi olarak bir estetik operasyonu

Ve işte karşınızda. Her gün antrenman yapmak, ileri yaşlarda bile çevikliği arttırır. Bu, tecrübeli Lara Croft’un “son” macerasında kanıtladı. İlk Tomb Raider ile karşılaştırıldığında, artık o bir dolu yeni hareket, silah ve gerece sahip. Vücut hatları da önemli ölçüde değişmiş. Hem yaşlanıp hem de on yıl önceki gibi görünmeyi nasıl beceriyorsunuz Allah aşkına?

Çok basit. İlk Tomb Raider’deki oyun hikayesinden ve seviyelerde bolca alınır, bunlara son Tomb Raider’in grafik motoru eklenir ve bunların tümü bir DVD olarak bir araya getirilir. Sonra elde edilen bu ürün Tomb Raider adı altında satışa sunulur: Anniversary

1:1 Aynı yemek ısıtılıp önümüze mi kondu?

Eğer Tomb Raider: Anniversary oyununun, ilk Tomb Raider’in doyurucu olmayan şişirme bir kopyası olmasını bekliyorsanız, bir sürprizle karşılaşmaya hazır olun. Oyun önemli ölçüde değiştirilmiş. Daha önce de söylediğimiz gibi, Lara’nın birkaç yeni hareketi var. Bunları daha önce Tomb Raider: Legend oyununda görmüş olabilirsiniz, ancak Lara’yı yeniden keşfetmenin şevkiyle farklı seviyelerde oynatmak kesinlikle zevkli olacak. Seviyelerdeki grafikler ve oyun oynama tarzı da elden geçirilmiş. Geçiş bulmacaları da Lara’nın hareketlerine göre ayarlanmış. Bunun tekrarlayan nostaljik bir etki yaratmasına rağmen, oyun eski Tomb Raider oyuncularına sıkıcı gelmeyecektir.

Ancak bu oyundaki en büyük yenilik, Lara’nın Tomb Raider Legend oyunundan aldığı manyetik kavrama kancası. Lara bunu kullanarak uçurumların üzerinden geçebiliyor veya duvarların üzerinden kısa bir süre içinde atlayabiliyor.

Adrenalin hareketleri de yeni. Ancak bu gerçekte sadece orta seviyede düşmanlara karşı kullanılabiliyor. Hareketler, ateş edip düşmanı “kızdırarak” aktive edilebiliyor. Eğer “kızgınlık göstergesi” dolu ise, düşman düşünmeden hemen Lara’ya saldırıyor. Bu kısa süre içinde, ekranı hoş bir buğu efekti kaplıyor ve Lara “yuvarlan” tuşu ile düşmandan kurtulabiliyor. Düşmanların üzerinde beliren iki haç işareti birbirine doğru yaklaşmaya başlıyor. Bunlar üst üste geldiğinde ateş tuşuna basarak karşıdakinin kafasını uçurabiliyor. Kumandalar karmaşık görünüyor, ancak iki üç kez yanlış yapınca öğreniliyor.

Güzel: Bazı sahnelerde oyuna ara veriliyor, buralarda Fahrenheit, Resident Evil benzeri oyunlarda olduğu gibi yön tuşlarına basarak araya girmeniz gerekiyor.

Görüntüde çeşitliliğin modası geçti

Sanırız, oyun geliştiricileri Crystal Dynamics (Tomb Raider: Legend) böyle düşünüyor. Bunun sonucunda, farklı seviyelerde muhteşem Legend grafik motoru sayesinde görüntü pırıl pırıl (Next-Gen efektleri olmadan), ancak genel olarak baktığınızda oldukça tekdüze, donuk görünüyor. Burada düzeltilmesi gereken çok şey var. Neredeyse tüm oyun mağaralar ve harabeler içinde geçiyor. Düşman tipleri de, gerçek bir yenilik katılmadan, geliştirilmeden orijinal oyundan aynen transfer edilmiş. Aynı durum geçerli - çeşitlilik az.

Zorluk derecesi

Bilmeceler kısmen yeniden oluşturulmuş, zorluk derecesi bir miktar artmış. Zorluk derecesi arttıkça, oyun hızla daha yüksek beceri seviye gerektirmeye başlasa da, adil olmaya ve motive etmeye devam ediyor. Başlangıçta oldukça zorlu (belirli atlama ve tırmanma zamanları) görünse de, bir süre sonra alışılıyor ve hatta sıkıcı olmaya başlıyor. 20 saatlik eğlendirici oyun zamanı ile Tomb Raider: Anniversary paranızın karşılığını veriyor.

Grafikler ve Sesler

Teknik olarak, Tomb Raider: Anniversary oyunun temeli - (sinir bozucu) Next-Gen efektleri hariç - aynı Legend’de olduğu gibi grafik motoruna dayanıyor. Bu, tümüyle yumuşak bir şekilde hareket edilmesini hiç engellemiyor, hatta bu muhteşem grafikler ayrıca Lara’ya hak ettiği güzel dış görüntüyü sağlamış.

Sesler ne yazık ki sadece stereo olarak duyulabiliyor, ancak bu pek de önemli değil çünkü Tomb Raider’in zaten pek sesi çıkmıyor. Çevre ses ortamı ise harika edici. Senkronizasyon çok başarılı ve karakterleri inandırıcı ve canlı kılmış.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

The Witcher

Çetin bir cevizi nereden anlarsınız? Kırması zordur, dıştan sert olduğu izlenimini verir fakat içi genellikle yumuşak ve lezzetlidir. Sert bir cevizi tek bir vuruşla kırmak genellikle zordur. Yoğun baskıya dayanabilir ve en azimli ceviz kırıcı için bile hayatı zorlaştırabilir. Bu, The Witcher oyununda ve onun başkahramanı Geralt için de böyledir. Oyun, bir fırtınayla başlar ve bu fırtına çetin cevizleri ayaklarınızın önüne getirir.

Önce, gururla yazılmış ve hemen oyunun kahramanını gösteren tanıtım çıkıyor karşımıza. Neredeyse acı veren bir soğukkanlılıkla Geralt’ı görüyoruz. Fakat bu, bir şekilde mutluluk veren bir acı. Sonunda yumrukların havada uçuştuğu bir yerde işinin ustası bir gencin rolüne bürünüyorsunuz. Sinema şeklindeki kısa bir girişten sonra, kendinizi bir kalede buluyorsunuz. Geralt görünüşe göre buradaki herkesi tanımaktadır ve hemen bir görev ortamı oluşuverir. Fakat saygın büyücü gizemli bir olayda hafızasını kaybetmiştir. Ancak oyunun en başından itibaren olaylara dahil olduğunuz için bu, hiçbir şekilde kendinizi güvende hissetmemenize neden olmaz.

Geralt, dehşet verici bir adamdır. Ancak bu büyücülük güçleri olmasından ziyade hiçbir şeyin ona ulaşmasına izin vermediği içindir. Her kimle karşılaşırsa karşılaşsın, savrulan tehditler lastik top gibi ona çarpıp geri döner. Geralt, sakin bir şekilde bunların alır ve geri fırlatır. Lortlarla Cadıları avlamak faydasızdır; sıra dövüşmeye gelince kılıcını nasıl kullanacağını çok iyi bilir. Doğru bir zamanlama ile ustaca manevralarda bulunur ve hızla her düşmanının kellesini alır. Karşısına çıkan insanlar için çelik kılıçları kullanırken gümüş bıçaklar canavarlara daha uygundur. Zırhlı, hızlı veya kalabalık rakiplerden korunmak için üç farklı dövüş şekli seçilebilir. Bazen de kahramanımız tepki vermede geciktiğinde, saldırı başlar. Bir boğuşma sonucunda olaylar durma noktasına gelebilir. Fakat olağanüstü dövüşler başladığında, görmeye değer bir eğlence başlar.

Beyaz saçlı kahramanımız doğuştan kendini nasıl koruyacağını bilir. Bir büyücü olarak doğduğu için aynı zamanda etrafına da sihirli güçler saçar. Arkasındaki rakiplerinin üzerine nasıl ateş göndereceğini yada sevimsiz düşmanlarını nasıl geri püskürteceğini çok iyi bilir. Bu, çok az gereken bir yetenek değil tabi ki. The Witcher’ın dünyasında, her tarafta ayak takımı döküntü tipler vardır. Bunlardan bazıları, aniden bataklıklardan ya da gecenin karanlığından çıkıveren her çeşit mistik yaratıkları içerir. Bu yaratıklar ölmüş her türlü malzemeyi arkalarında bırakırlar ve bu atıklar bir çeşit küçük eşya yığını halini alabilirler. Ayrıca menüde yaratıklarla ilgili açıklamalar, iksir formülleri, bir sözlük, karakter profilleri ve diğer özellikler bulunmaktadır.

Bir canavarı yok ettiğinizde, program hemen bir meditasyon öneriyor. İsterseniz bir ateşin arkasında, yağan yağmur altında, isterseniz de rahat bir otelin şöminesinin yanında, istediğiniz her yerde meditasyon yapabilirsiniz. Bu şekilde topladığınız tecrübe puanlarını farklı yetenekler ve özelliklere dağıtabilirsiniz. Etrafını harabeye çeviren bir kılıç ustası mı olmak istiyorsunuz ya da şifalı bitkiler toplama sanatını öğrenmeyi mi tercih edersiniz? Bir miktar içecek, ilaç yada benzeri şeyler hazırlamak istediğinizde ikincisi çok işinize yarayacaktır. Geralt’ın tercih ettiği tedavi şekli ise çarşafların altında çeşitli maceralara girişeceği bir kadının ona eşlik etmesidir. Fakat bu ne tecrübe puanınızı arttırır ne de yeteneklerinizi geliştirir. Ancak poker oynayıp tartışarak barda geçirilen bir geceyi sona erdirmek için sekten daha iyi ne olabilir?

Geralt, kadınlar arasında popüler birisidir, ancak kadınlarla yaptığı konuşmalar genellikle kabadır. Bazı konuşmalar konu dışına çıkarak tamamen önemsiz bir hal alabiliyor. Örneğin bir tüccar ile yapılan bir sohbette, tüccar büyükbabasının ölümünden bahsederken Geralt’ın “Huzur içinde yatsın” sözü ile konuşma sona eriyor. Tüccar ise buna hemen “Ne …?, Hey!?” şeklinde cevap veriyor. Bu diyaloglarda genellikle yüz ifadelerinin animasyon eksiklikleri vardır ve bazı konuşmalar pek sarmaz. Sürekli görülen karakter modellerinin kopyalanmış varyasyonları bu durumları hemen kavramanıza yardımcı olmaz. Fakat seçilen cevaplar ve sorular, konuşulan kişinin davranışında belirleyici olur. Eğer karşılaştığınız birisinin kötü bir şeyler yapacağına dair kanıtlanmamış şüpheleriniz varsa bu kişiler size soğuk davranacaktır. Fakat insanlara iyi niyetle yaklaşırsanız, bu gerçeği ortaya çıkarmanızda size bir miktar bilgi verebilir.

İçerdiği maceralar düşünüldüğünde The Witcher farklı seçenekler sunan zengin bir oyundur. Birkaç kadın avcısını biraz dövmek harabeye dönmüş taşların kor gibi parlamasını sağlar ya da nefret edilen “Salamandra” ile yapacağınız özel anlaşmalarınızı belirler. Çim kaplı yollardaki engelleri ortadan kaldırabilir, adım atacağınız yer ile ilgili şüpheye düştüğünüzde bunları deneyebilirsiniz. Bundan en fazla ayakkabılarınız zarar görecektir. Büyücü, güçlü bacakları sayesinde bir kasabadan diğerine ileri geri koşar. Işınlanma? Bunlar yoğun bir şekilde savunulur. Peki hızlı yolculuk mümkün müdür? Hayır. Tüm mesafeyi yürüyerek gitmek istemeseniz de maalesef başka seçeceğiniz yoktur…

Her ne kadar yürümek bazen sinirlerinize dokunsa da, görmeniz gereken daha çok şey var. Kendinizi sık sık hoşça tasarlanmış ortamlarda bulacaksınız. Hafifçe esen bir meltemde ya da ay ışığının ürkütücü atmosferi aydınlattığı bir ortamda yapraklar havada uçuşur ve burada, su üzerinde dalgaların ve yansımalar eşliğinde, gün doğuşunda gölün kenarında meditasyon yerini seçebilirsiniz. Oyunda, herhangi bir inşaat mühendisini bile kıskandıracak güzellikteki kaleleri ve saz tavuğu seslerinin geldiği bataklıkları da görebilirsiniz. Ancak The Witcher oyununda, yanlış gölgelendirmelerin ya da klip hatalarının dışında bazı grafik hataları da vardır. Her şey, orkestra eşliğinde klasik rol oynamayla vurgulanır. Ses kalitesi, her ne kadar sesler belirgin olmasa da ve bazen de boğuk olmalarına rağmen yine de iyidir. Sesin iyi yanı ise sizi sinirlendirmemesidir.

EB

Kaynak:GamesRapidShare

The Stalin Subway 2 Red Veil

Red Veil gibi bir oyuna nasıl bir giriş yazacağımı düşünerek çok fazla zaman geçirdim. Sonunda, zorlama bir giriş yazmak yerine, doğrudan rapora geçmeye karar verdim.

Dış görünümü erkeksi olan, geniş omuzlu Lena, Stalin’e suikast denemesinin ardından hayati önem taşıyan bilgilerle kaybolan arkadaşı Gleb’i arıyor. Konunun özeti bu. Güzel ve hoş. Ama benim aklımda kalan soru Subway 2’nin bunun ötesinde bir şey olmak isteyip istemediği? Aslında istemiyor. Subway 2 önceki versiyon gibi olmak istiyor, sade, doğrudan bir shooter oyun. Hikayenin tarihi temelinden dolayı, ara sekansları atlamak oyunun ciddiyetine zarar vermezdi. Almanca altyazılarla İngilizce senkronizasyon da gerçekten etkileyici değil; bazı ana karakterler çok tuhaf gülüyor.

Ana konuya dönecek olursak. Subway 2’nin ilk dakikalarını gerçekten zorlayıcı bulduğumu itiraf etmeliyim. “Basit” ortamlarda bile Lena hayat enerjisini çok hızlı kaybetmekle kalmıyor, aynı zamanda oyuncunun vurulup vurulmadığını anlaması da o kadar kolay olmuyor. Oyunu geliştirenler vurulduğunuzu belirten kırmızı renkli ekran veya puslanma etkisini ihmal etmişler. Bu nedenle birkaç salvonun ardından kendinizi korumanız ve bir sonraki hareketinizi planlarken bir gözünüzün silah ekranında olması gerekiyor. Bu başta taktik gibi ve gerçekçi geliyor ama gerçekte hızlı bir şekilde sinir bozuyor. Saklandığınız yerden dışarı adım atıp var olmayan yapay zekayla ateş ettiğinizde, rakibinizin kafasına tam isabet eden üç atışın bile onu yere sermemesi de sinir bozucu. Ancak bunun nedeni yanlış hedef puanları değil (kısa mesafelerde, kafadan vurma normal etkiye sahip) asıl nedeni “gerçekçi” balistik. Bu sadece editörümüzün görüşü.

Stalin Subway 2 - Red Veil başka açılardan da eksiklere sahip. Oyuna alıştıktan kısa süre sonra oyundan aldığınız keyif hemen kayboluyor. Bir noktada araçsız dört tekerleğin üzerinize yuvarlanmasına şaşırmamalısınız. Veya Molotof kokteylleri önünüzde suyun altında şiddetli bir şekilde yandığında. Veya görüş alanınızda olmasalar bile kötü adamlar size ateş ettiğinde. Veya geç kahramanımız istasyon platformu üzerinde güvenli bir yere çıkmak için yeterli zamana sahipken, Lena’nın bir yer altı metrosunun altında kaldığını gördüğünüzde şaşırmamalısınız. Bu şok edici. Veya alevler içindeki bir kötü adam, oldukça sıcak elbiselerini fark etmeyip, pişmiş bir şekilde yere düşene kadar size ateş etmeye devam ettiğinizde. Modern shooter oyunları artık bu tür hatalar barındırmıyor.

Grafiksel açıdansa Red Veil tam aksine çift ağızlı bir kılıç. Bir yandan Moskova’nın Kızıl Meydanı muhteşem yapılmış. O kadar güzel ki, neredeyse saldıran Ruslara ateş etmeyi unutuyordum. Güzel ayrıntılar, benzersiz bir sıkıcılıkla baş başa. Çarpıcı aydınlatmalı, güzel dokulu bir yoldan giderken, bir sonraki adımda kendinizi 15 dakika önce gördüğünüz aynı sıkıcı odada buluyorsunuz. Red Veil’de geri dönüşümün yoğun kullanıldığı açık. Aksine, metronun eski planlarından geliştiriciler tarafından 1:1 ölçeğinde geliştirilen seviye mimarisi çarpıcı. Dokular her zaman çekici olmasa da, metronun ve Kızıl Meydanın mimarisi büyük sevgiyle oluşturulmuş – programa en kısa bakıştan bile bu anlaşılıyor.

MK

Kaynak:GamesRapidShare

Timeshift

Kaç kere zamanı geriye alıp geçmişi değiştirebilmeyi istemişimdir? Olmuş bir şeyi hiç olmamış gibi göstermek. Bir durumu, tekrar en baştan, ancak şimdi sahip olduğum bilgi ve bilinçle donanmış olarak yaşamak. Ya da zaman makinası veya buna benzer bir şeyi kullanabilmek. TimeShift ile bu mümkün. Zamanı durdurmak mı istiyorsunuz? Hiç sorun değil. Zamanı geri döndürmek? Çocuk oyuncağı! Ya, Max Payne tarzı ağır çekim modu? Ne zaman isterseniz!

TimeShift. Zamanda yolculuk… Kendimi aynen böyle, zaman içinde geçmişe yolculuk yapmış gibi hissediyorum. “Neden?” diye sorabilirsiniz. Nedeni gayet basit: TimeShift, özellikle ilk birkaç saat içinde büyük bir potansiyeli ziyan ediyor. TimeShift’i gerçekten de dört gözle bekliyordum. Tanıtım filmini tekrar tekrar seyrettim. Sonunda birileri tekrar, yenilikçi bir atış oyunu yaratmış! Tabii ki, Max Payne ve Dedektif Tequila sayesinde ağır çekim moduyla tanıştık, ama, oyununda zamanı geriye döndürmek? Hem de birinci şahıs bakış açılı ateş etme oyununda. Ya da zamanı durdurup, şaşkına dönen düşmanınızın silahını elinden çekip alabilmek? Daha önce işlenmemiş basit bir kavram ve dolayısıyla da harika bir fikir.

İlginçtir ki, aslında gerçekten iyi olan bu fikirler, TimeShift’te vasat bir silahlı çatışmanın ortasında kaybolup gitmeyi başarmış. Düşmanınızın silahını elinden çalmak için “zamanı durdurabilme” özelliği de, bunu birkaç kez yaptıktan sonra, artık çekiciliğini kaybediyor. Bilgisayar yapımı kötü adamlar şaşkın bakakalıyor, hatta “Silahım nerede?” ya da “Ne oldu?” gibisinden sorular soruyorlar. Yine de, zamanı durdurma yerine “zamanı yavaşlatma” modunu ağırlıklı olarak kullanmak en iyi seçenek olarak karşımıza çıkıyor, çünkü düşmanları dijital cehenneme bu modla daha çabuk gönderebiliyorsunuz.

Oyunun ilk altmış dakikası içinde karşınıza çıkan bulmacalar oldukça güzel sunulmuş ve fazla zahmet vermiyorlar; ancak gereğinden fazla tekrarlanıyorlar, ve yapay zekalı kötü adamların I.Q. (zeka katsayısı) seviyesi de bekleneni pek vermiyor. Bu tipler çoğu zaman, doğru çizgi üzerinde ileri hareket ediyorlar ve size en kestirme yoldan ulaşmaya çalışıyorlar. Yine de oyunun ümit veren bir özelliği de var. Eğer “zamanı durdurma” modu ile bir düşmandan yakanızı kurtarıp onu alt etmeyi başarırsanız, sağ kalan meslektaşları şaşkın bir şekilde birbirlerine bakıp, “Ha?… Ne, nasıl?” gibi laflar ediyorlar. Ancak sonra nasıl oluyorsa, nerede olduğunuzu bilmedikleri halde, saklandığınız noktaya doğru ateş açmaya başlıyorlar. TimeShift, tüm bunlara rağmen, atış oyunları türünün kıdemli oyuncularına meydan okumayı başarıyor. Özellikle de ileri seviyelerde, artan düşman sayısı oyunu bayağı zorlaştırabiliyor.

Oyunun anlatmaya çalıştığı bir hikaye bile var, ama çok başarılı değil. Ekrana yansıtılan hikaye parçacıkları, kendinizi nasıl olup da birdenbire alternatif bir zaman çizgisinde ve Dr. Krone’u ararken bulduğunuza ve onun yüzlerce adamını neden öldürmek zorunda olduğunuza, bir açıklık getirmiyor.

Bu kadar eleştiri yeter. TimeShift’in olumlu özellikleri de yok değil. Oyun, yarıya doğru vasatlıktan bir nebze olsa da kurtuluyor ve ilginç hale gelmeye başlıyor. Aniden bulmacaların zorluk derecesi artıyor ve alıştığınız saldırgan kötü adam silsilesine farklı özel düşmanlar ekleniyor. Bu oyunda çeşitlilik söz konusu. TimeShift’te, donuk ve kasvetli iç mekanlardan, kar manzaralı dış mekanlara; havaya uçan yük treninden, savunmaya çalıştığınız zepline kadar her şey var. Bu ve buna ek olarak, en son teknolojiye sahip olmayan bir bilgisayarda bile izlenebilen, etkileyici görsel efektler, TimeShift’i, sıkıcı atış oyunu listesinde yer almaktan kurtarıyor. Ben, şahsen, ileri düzeydeki ışık ve hava efektlerinden çok etkilendiğimi söyleyebilirim.

MS

Kaynak:GamesRapidShare